Cevapla 
 
Derecelendir
  • 0 Oylar - 0 Yüzde
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Crass Röportajı
10-31-2007, 01:43 AM
Mesaj: #1
Crass Röportajı
1976da punk ilk defa kendini do it yourself mesajını kustuğunda biz farklı yollardan bu işi yapıyorduk zaten. rotten, strummer vs. en sonunda yalnız değildik.

bir grup kurmayı hiçbir zaman ciddi olarak düşünmedik. basitçe oluverdi. steve ve penny (zaten) beraber yazıp, söylüyorlardı. 77nin yazının başında dilenerek, çalarak ve ödünç olarak bir grup olmak için gerekli araç, gereci toplayabildik. ve artık bir gruptuk : crass

beş şarkı çalmayı becerdiğimizde konserler başladık ve yola çıktık. yetersizliğin ve bağımsızlığın kaotik gösterileriydi bunlar. orada, burada çaldık. şimdilerin efsanevi clubü olan roxy clubden kovulmuştuk o zamanlar. onlar akıllı uslu çocuklar istediklerini söylemişlerdi. gitar ve mikrofonları sikilesi oyuncaklar mı zannediyorlardı?

şu anda anladık ki önder punklar olan pistols, clash söyledikleri gibi değillerdi. kimseye yardım etmediler; kendilerin başka. yeni, kolay bir moda başlattılar. londra'nın trendy caddesi olan kings roada geçici bir hayat stili getirdiler. bunu devrim olarak sundular. biz ise gene kendi yolumuzdaydık.

alkolik pusuya rağmen bizler, görevimizin gerçekten alternatif bir müzik yaratma olduğuna karar verdik. biz daha çok veren bir şeyler yapmak istedik. tüm bunların ötesinde hayatta kalacak şeyler yapmak istedik. sahnede verilen sözlerin çoğu caddede unutuluyordu.

canlandırdığımız en iyi şeyleri taklit eden şarlatanların artmasıyla beraber biraz dışa kapandık ve içip-sıçmaya ara verip kendimizi daha ciddiye almaya karar verdik. kendini beğenmiş, tavus kuşlarına benzeyen boyalı punklara tepki olarak siyah giyinmeye başladık. fikirlerimizi anlatmak için el yapımı kağıtlar hazırladık ve bir gazete çıkarmaya başladık...uluslar arası ilahi. `(international anthem) `

77/78in uzun süren yalnız kışında white lion ve putneyde onlar çalarken dinleyicilerin çoğunu uk subs; onlar çalarken de seyircilerin çoğunu biz oluşturuyorduk. bu zaman zaman umut kırıcı olsa da genellikle eğlenceliydi. her şey sıkıcı ve kötü gitmeye başladığında charley harper'in punk'ın insanların müziği devrimci bir müzik olduğuna tam inancı ve hevesi bize ilham veriyordu. mc'laren ve yandaşları bunu asla hayal edememişlerdi.

konserlerimiz vahşi ve düzensizdi. şarkının yarısına geldiğimizde her birimizin farklı şarkılar çaldığını yeni fark ediyorduk. bütün bu kaosa rağmen ortada kocaman bir eğlence vardı. kimse çayında süt olmadığı için inlemiyordu ve kimse bakunin'den monologlar nasıl okuduğumuzda sıkılmışa benzemiyordu, kimse anarşi ve barışın nasıl bağdaştırıldığını merak etmiyordu.

fikirler açıktı ve kendi yaşantımızı kendimiz yaratıyorduk. bunlar güzel yıllardı ta ki yarattığımız özgür alternatifler dar kafalı kurallar yığını haline dönüşene dek. gerçek punk dediğimiz şeyin anektotlara sıkışıp kalmasına kadar. bir kere rock againts racism konserinde çaldık. bu konserde çaldığımız için bize para ödenen tek showdu. biz adama ;bu parayı olay için kullan dedik. adam bize olay bu dedi. bir daha para da almadık.

78 yazının sonuna doğru pete sennet small wonder records- bizim bir demo kaydımızı dinleyip beğendiğini söyledi. bir single çıkartmak istiyorduk. hangi şarkı olacağına karar veremedik. böylece yaptığımız bütün bir 45liğe doldurduk. adını feeding of five thousand koyduk. çünkü 5000 basabildiğimiz en büyük rakamdı.

müzik basını ise albümden ve bizden nefret etti. british rock tarihinin en etkileyici gruplarından biri olduğumuzu iddia etmek çok abartılı olmaz. evet müziği çok fazla etkileyemedik ama sosyal olaylar üzerindeki etkimiz gerçekten büyüktü. en başından beri müzik basını bizi görmezlikten geldi. ancak koşullardan dolayı bazen istemiyerek de olsa bize kredi veriyordu. aslında bu çok basit ticari mantık: eğer sen onların oyununu oynamazsan; onlar da seninkini oynamaz. insanlar sadece grupların kasetlerini almıyorlar. aynı zamanda medyaya da para ödüyorlar. şarlatanlar hayal edemeyeceğimiz kadar derine yayılmışlardı

bununla birlikte tehlike olduğumuzu farkedince ilk teklifler düşmandan geldi: mr. big bizi ucuz şarap ve 50 000 pounda satın almak istedi. bize purkeys packac'e katılmamızı önerdi. ve eğer kendisiyle anlaşmazsak asla başarıya ulaşamayacağımızı söyledi. bu reddettiğimiz bir sürü tekliften biriydi. jimmy pursey hakkında çok fazla bir şey duymadık sonradan.

79 ilkbaharında feedin geldiğinde; ilk şarkı (the sound of free speech) biraz yavaştı. asylum ve shaved woman ile bir 45lik haline getirdik; hatta kapağını bile evde kendimiz yapmıştık. halktan gelen şikayetler üzerine, polis dükkanlara baskın yaptı. biz de scothland yardı ziyaret etmek zorunda kaldık. orada çay içerek öğleden sonramızı geçirdik. serbest bırakıldığımızda bize bir not yazmışlardı: şimdi serbestsiniz, artık uslu durun. gibilerinden bir şeydi. doğamızda olan özgürlük, uslu durmamıza engel oldu. şimdiye kadar da polisle sürekli muhatap olduk.

bu zamana kadar katıldığımız tek radyo programı john peelin proğramıydı. ondan sonra da bir dizi showa katıldık. bütün bunlar bizim bbc'nin kara listesine girmemiz için yeterli olmuştu. tabi ki folkland hakkındaki muhalif gözlemlerimizde bbc'yi sıkıştıran muhafazakarlar için kabul edilmezdi. basın bizim için haydutlar diyordu. bizi yok etmeye çalıştılar. biz ise logomuzun yanında birde anarşist simge kullanmaya başladık. bu simge yuvarlak içinde bir a idi, o zamanlar belli yerlerin dışında kullanılmazdı. bizim simgemizde önce ceketlerin arkasına, badges olarak; sonra duvarlarda vs. kullanıldı. yavaş yavaş tüm ülkeye yayıldı. oradan da birkaç yıl içerisinde tüm dünyaya. rotten kendini anarşişt olarak gösteriyordu. ama anarşizmi milyonlarca insan için popüler bir harekete dönüştüren bizlerdik.

yaptığımız işin gerçek etkisi rock'n rollla sınırlı kalmadı. gates of greenhem'den berlin duvarına, stop the city hareketinden polonya'daki underground konserlere kadar; binlerce insanı kapsıyordu. bizim anarko-pasifizm anlayışımız punkla eşanlamlı olmuştu. ve bu tamamıyla kendiliğinden olmuştu.

77nin başlarında londranın merkezinde bir grafiti duvarı yaptık. fight war ve stuff your sexist shit gibi radikal mesajlarımızı yazdık. ingilterede bu türdeki ilk çalışmaydı. ve bu ilham ile koca bir harekete dönüşmüştü. ancak şu anda bunun trip-hopçuların elinde amerikan kültürünü yansıtmasından dolayı üzgünüm.

sprey boya ile elde etytiğimiz bu başarımızdan dolayı bir sonraki albümün ismini stations of the crass koyduk. kapakta da grafitisini bizim yaptığımız bir istasyondan çekilmiş fotograf vardı.

small wonder recordstan pete (dükkana çizdiklerimizden dolayı) polisin sık sık gelmesinden bıkmıştı. biz de borç para alarak stations... ' kendimiz çıkardık. ve oldukça iyi sattı. elde ettiğiğmiz paray6la kendi plak şirketimizi kurduk. crass records.. zoundstan bir 45lik ile işe başladık. bu daha sonra insanlara tanıtacağımız bir sürü iyi gruptan biriydi.

80 ilkbaharında hapisanedeki anarşiştler için bir dizi konser verdik. onlara paradoksal bir şrkilde persons unkown deniyordu. bize bir anarşist merkez açacaklarını ve katkıda bulunup bulunamayacağımızı sordular. bizde poison girlsle bloody revolutionsı kaydedip bu projeye katkıda bulunduk. yaklaşık bir yıl kadar persons unknowndaki eski tüfek anarşiştlerle anarko-punklar arasında mutsuz muhabbetler oldu. ideolojik baskılar sonucu merkez kapatıldı sonunda.

tam bu sıralarda bir feminist hareket başlattık. bazen can sıkıcı bir grup olduğumuızdan haberdardık. çalışmalarımızdaki feminist hareket tamamıyla gözardı ediliyordu. biz de penis envyi piyasaya çıkarttık.

piyasaya çıktıktan bir hafta kadar sonra 15 numaradan listeye giren penis envy doğal olarak öteki hafta ilk 100 içinde yoktu. major plak şirketleri kendi plaklarını ilk 100e sokmak için para öderse bazılarının dışarıda kalması gerekir. emi tarafından sevilmediğimizi biliyorduk. emisdan birisinin crass elemanı ile görüşmesi yasaktı. dükkanlarında hiçbir materyalimiz satılmıyordu. bloody revolutionstaki posterden dolayı uyarı uyarı aldıktan sonra.

kolay değildi; yaratmak istediğimiz herşeyi onklar yok ediyorlardı. stonehenge festivalinde çalmak istedik, ama bisikletlilerden dayak yedik. national front ve ship tarafından engellenen konserlerimiz oldu. bunun gibi bir sürü belamız vardı ama yine de eğlencemizi sürdüyorduk.

1981de christ- the albumü kaydediyorduk. 82de piyasaya sürdüğümüzde bela eğlencenin üstüne çıkmıştı. çünkü ingiltere savaşa girmişti.

güney georgia isminde, daha önce ismini duymadığımız, bir adeadaki olaylar; falkland denilen daha önce ismini hiç duymadığımız bir başka adaya sıçramıştı. yüzlerce genç insan ölmeye başlayınca şarkıılarımız protestolarımız, marşlarımız, sözlerimiz ve fikirlerimiz ciddiye alınmaya başlamıştı. thatcher savaşı seçim için imaj olarak kullanıyordu. o açıkça savaş istiyordu.

hainj olatrak görünme riskine rağmen anti-falkland savaşı kampanyalarımıza devam ettik. basın trafından da hain olarak adlandırldık. devlettende adımlarıımıza dikkat etmemiz emize yönelik mesajlar uyarılar aldık. barış hareketi çok iyi gidiyordu. insanlar savaş istemiyoruz diye haykırıyordu. ve artık bir savaş vardı.

savaş bittiği zaman `how does it feel to be mother of a thousand death?` albümümüz çıktı. fanlarımız tarafından çok beğenildi. thatcher albümü dinledikten sonra içişleri bakanlığında cezalandırılmamızın kaçınılmaz olduğunu söylemişti. radyo programının bitiminde tim eggarın tam bir deli olduğunu söylememiz işin tuzu biberi olmuştu. parti ile başımız belaydı. tambu sıralarda opposition üyelerinden destekleyici mektuplar almaya başladık.

kendimizi garip ve korkutucu bir arenada bulduk. bizler fikirlerimizi açık görüşlü insanlarla paylaşmak istiyorduk. ama görüntümüzün içinde kara gölgeler vardı şimdi.

christ- the albümün hazırlanışı ve çıkışı bayağı uzun sürmüştü. bu tembelliğimiz ve bunun üzerine falkland asavaşı vs. ile tam bir moral çöküntüğsü yaşıyorduk. tam bu noktada82nin sonunda ateşleyici bir şeye ihtiyaç hissettik ve ilk squat konserimizi organize ettik. şimdiklerin zig-zag klübü olan o zamanki işgal evinde bağımsızlığımızı bir kere daha ilan ettik. bu sefer yaklaşık yirmi grupta bizimle beraber idi. gerçek anlamda punk olan yirmi grup. yirmidört saatlik bu enerji patlamasını sağlamamız dünya üzerindeki bir çok organizasyona ilham kaynağı olmuştu. dersimizi almıştık. ve do it yourself hiç bu kadar gerçekci olmamıştı.

yes sir i will isimli albümüz ilk taktik karşılığımızdı. bu çalışmamızdaki mesajımız çok gürültülü ve açıktı. kendimizden başka otorite tanımayın.

politik pozisyonumuz gittikçe uçlara yaklaştıkça, nedenlerimizi açıklamak için daha temiz birşeyler yapmamız gerekiyordu. kendi kavramı üzerinde durduk. zaman zaman slogancılık yapıyoruz diye şuçlandık. şimdi gerçekleri açığa çıkatrmanın zamanı. sinirimizin sebebi aşktan geliyordu., nefretten değil. söylediklerimiz ve yaptıklarımız bizi rahatsız etmeye başladı. gerçekten kansız bir devrim yapmak mümkün müydü? gerçekten gerçekmiydik? yoksa kendi paradokslarımız bizi yok mu ediyordu.

bu sıralarda thatchergate kasetlerini dünya basınına yolladık. bu kasette reagen ve thatcher'ın belgranonun batmasınkın sorumluluğu üzerine konuşmaları vardı. bunun sonucunda thatcheri avrupadaki nükleer silahlar için tehdit ediyordu. bu olay bir sürü diplomatik muhabbete neden oldu. gazeteler çok fazla bahsettiler. başımıza iş açılacağından korkmuştuk. derken the observerdan bir gazeteci bizimle konuşmak istedi. ilk başta yalanladık ama sonradan tüm sorumluluğu üzerimize aldık. kasetin kaynağı konusunda hiç sır vermedik.

daha önce grafiti ve benzeri eylemler yapmıştık. ama bir kaset olayı başkaydı. telefon hiç susmuyordu. bizden bir grup punk diye bahsediyorlardı. bir çok röportaja katıldık. tv showları vs vs. hep anarşist bir çerçevede konuşuyorduk. artık medyastarı olmuştuk.

yollardaki yedi yıldan sonra; fikirlerimizi açıklayacak bir platform bulmuştuk ama anlayışımızı kaybetmiştik. eskiden cömert ve canayakınken şimdi, insanların iyi olduğuna inanmayan, alaycı ve içe kapanık olmuştuk. neşeli iken mutsuz olmuştuk. optimist olmamız sebebimizken şimdi pesimist idik artık.

1984'e gelindiğinde herşey orwellin romanındaki kadar kötüydü. işszlik, evsizlik ve açlık. polis gücü gerçek olarak karşımıza çıkıyordu. süren mahkemelerimiz umudumuzu kırıyordu. kısacası sizi konuşturmamak için bir çok yolumuz var demeye getiriyorlardı.

o yaz son sahne showumuzu yaptık. güney galler maden işçilerine destek olarak düzenlenen bir konserdi. sahnede özgürlük savaşının bitmediğini söyledik ancak eve döndüğümüzde hepimiz bir şeylerin bittiğinin farkındaydık. fikirlerimizi açıklayacak yeni yollara gereksinimimiz vardı. bir iki hafta sonra hari nona kendi yolunu aramak içişn gruptan ayrıldı. kendimizden başka otorite tanımayız diyorduk ama biz kendimiz olmayı unutmuştuk. çünkü biz crass olmuştuk. class war'dan christians for peace'e kadar tüm hareketler kaybettiği değerleri tekrar yakalamak zorundaydı. düşmanı tanımlayamadığımız için hepimiz suçluyuz..

onlar ve siz diye bir şey yok; sadece sen ben ve biz varız. kendimizi bulmak zorundayız. olmak için karatenin amacı, kırmayı istediği o tuğla değil ; gerisindeki boşluktur. işte bu örnekten öğrenecek çok şeyimiz olduğuna inanıyorum.

bize şiddet ve terör olarak olarak dönen şeytanın gölgesini yok etmek için çok fazla zaman enerji ve ruhumuzu harcadık.,. o gölge geldi kalplerimize oturdu. ve şimdi kalplerimizi ışığa çıkarmanın zamanıdır.

dünyadaki hastalığı yeteri kadar biliyoruz. bu hastralığa daha fazla eklememek için dikkatli olmalıyız. hepimiz kaybettik ve hepimiz başardık. eğer bir şeyler yapmak istiyorsak; yapacak kadar güçlü olmalıyız. crass; aşk, barış, özgürlük demekti. şimdi bunu daha iyi biliyoruz.
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
11-16-2007, 06:44 PM
Mesaj: #2
 
crass hem anti-kahramanciyim dior baska roportajlarinda hemde bu son cumlede' crass; aşk, barış, özgürlük demekti. şimdi bunu daha iyi biliyoruz' bnu demesi birz garip belkide onu kastetmemistir ve anarsizm adına crassin yaptigi fedakarlıgı bida kolay kolay baska bi grubun yapabilcegni sanmıorm nse roprtaj guslmis ama sanki parca parca baska yerlerde okumustm bi kismini uk subs a da ii laf sokmus bu arada
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
11-16-2007, 09:20 PM
Mesaj: #3
 
hep tekrar tekrar okuyorum..hoşuma gidiyor..
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
11-17-2007, 01:12 AM
Mesaj: #4
 
haadeess Yazılan:crass hem anti-kahramanciyim dior baska roportajlarinda hemde bu son cumlede' crass; aşk, barış, özgürlük demekti. şimdi bunu daha iyi biliyoruz' bnu demesi birz garip belkide onu kastetmemistir ve anarsizm adına crassin yaptigi fedakarlıgı bide kolay kolay baska bi grubun yapabilcegni sanmıorm nse roprtaj guslmis ama sanki parca parca baska yerlerde okumustm bi kismini uk subs a da ii laf sokmus bu arada


uk subs crass ın ilham aldığı bi guruptur.
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
11-17-2007, 11:17 PM
Mesaj: #5
 
tmm o kismna lafm yok zate crass orda uk subs in yeteri kadr politik ve devrimci olmayısını elestirior
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
02-28-2008, 05:37 PM
Mesaj: #6
Re: Crass Röportajı
hehehueh=) burada yannız enbüyük lafı yiyen aslında pistols'dır..örnek göstermek gerekirse ...istanbulda, etiler, nişantaşı gibi mekanlarda takılıp punk yapmaya çalışan gruplara karşı dolapdereden kasımpaşadan atağa kalkan gruplar gösterile bilir!!
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
03-02-2008, 03:27 PM
Mesaj: #7
Re: Crass Röportajı
onu burayla kıyaslayamassın. etiler yada nişantaşı kasımpaşadan daha bilinçli çoğu zaman ve daha bilgili daha kültürlü. bu durumda crass gibi bi gurubun kasımpaşa olmasının imkanı yok ki crass elitti
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
03-02-2008, 09:01 PM
Mesaj: #8
Re: Crass Röportajı
oha ağladım.
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
10-01-2008, 10:57 PM
Mesaj: #9
Re: Crass Röportajı
evet güzel bi röpörtaj :wink:
Tüm Mesajlarını Bul
Alıntı Yaparak Cevapla
« Önceki | Sonraki »
Cevapla 


Forum Atla:

İletişimTurkpunkYukarıya dönİçeriğe DönHafifleştirilmiş SürümRSS Beslemesi