|
bu yazıyı punkerland'in eski sitesinden buldum, cheki nereden aldı bilmiyorum. söylesin biz de bilelim nereden bu alıntı ve çeviri ?
--------------------------------------------------------------------------------
Punka Karşı Punk Crass
1976’da Punk ilk defa kendini ‘do it yourself’ mesajını kustuÄŸunda biz farklı yollardan bu iÅŸi yapıyorduk zaten. Rotten, Strummer vs. en sonunda yalnız deÄŸildik.
Bir grup kurmayı hiçbir zaman ciddi olarak düşünmedik. Basitçe oluverdi. Steve ve Penny (zaten) beraber yazıp, söylüyorlardı. 77’nin yazının başında dilenerek, çalarak ve ödünç olarak bir grup olmak için gerekli araç, gereci toplayabildik. Ve artık bir gruptuk :CRASS
BeÅŸ ÅŸarkı çalmayı becerdiÄŸimizde konserler baÅŸladık ve yola çıktık. YetersizliÄŸin ve bağımsızlığın kaotik gösterileriydi bunlar. Orada, burada çaldık. Åžimdilerin efsanevi club’ü olan Roxy Club’den kovulmuÅŸtuk o zamanlar. Onlar akıllı uslu çocuklar istediklerini söylemiÅŸlerdi. Gitar ve mikrofonları sikilesi oyuncaklar mı zannediyorlardı?
Åžu anda anladık ki önder punklar olan Pistols, Clash söyledikleri gibi deÄŸillerdi. Kimseye yardım etmediler; kendilerin baÅŸka. Yeni, kolay bir moda baÅŸlattılar. Londra'nın trendy caddesi olan King’s Road’a geçici bir hayat stili getirdiler. Bunu devrim olarak sundular. Biz ise gene kendi yolumuzdaydık.
Alkolik pusuya rağmen bizler, görevimizin gerçekten alternatif bir müzik yaratma olduğuna karar verdik. Biz daha çok veren bir şeyler yapmak istedik. Tüm bunların ötesinde hayatta kalacak şeyler yapmak istedik. Sahnede verilen sözlerin çoğu caddede unutuluyordu.
Canlandırdığımız en iyi şeyleri taklit eden şarlatanların artmasıyla beraber biraz dışa kapandık ve içip-sıçmaya ara verip kendimizi daha ciddiye almaya karar verdik. Kendini beğenmiş, tavus kuşlarına benzeyen boyalı punklara tepki olarak siyah giyinmeye başladık. Fikirlerimizi anlatmak için el yapımı kağıtlar hazırladık ve bir gazete çıkarmaya başladık...Uluslar arası ilahi. (International anthem)
77/78’in uzun süren yalnız kışında Whıte Lıon ve Putney’de onlar çalarken dinleyicilerin çoÄŸunu Uk Subs; onlar çalarken de seyircilerin çoÄŸunu biz oluÅŸturuyorduk. Bu zaman zaman umut kırıcı olsa da genellikle eÄŸlenceliydi. Her ÅŸey sıkıcı ve kötü gitmeye baÅŸladığında Charley Harper'in punk'ın insanların müziÄŸi devrimci bir müzik olduÄŸuna tam inancı ve hevesi bize ilham veriyordu. Mc'laren ve yandaÅŸları bunu asla hayal edememiÅŸlerdi.
Konserlerimiz vahşi ve düzensizdi. Şarkının yarısına geldiğimizde her birimizin farklı şarkılar çaldığını yeni fark ediyorduk. Bütün bu kaosa rağmen ortada kocaman bir eğlence vardı. Kimse çayında süt olmadığı için inlemiyordu ve kimse Bakunin'den monologlar nasıl okuduğumuzda sıkılmışa benzemiyordu, kimse anarşi ve barışın nasıl bağdaştırıldığını merak etmiyordu.
Fikirler açıktı ve kendi yaşantımızı kendimiz yaratıyorduk. Bunlar güzel yıllardı ta ki yarattığımız özgür alternatifler dar kafalı kurallar yığını haline dönüşene dek. Gerçek punk dediğimiz şeyin anektotlara sıkışıp kalmasına kadar. Bir kere Rock Againts Racism konserinde çaldık. Bu konserde çaldığımız için bize para ödenen tek showdu. Biz adama ;Bu parayı olay için kullan dedik. Adam bize Olay bu dedi. Bir daha para da almadık.
78 yazının sonuna doÄŸru Pete Sennet –Small Wonder Records- bizim bir demo kaydımızı dinleyip beÄŸendiÄŸini söyledi. Bir single çıkartmak istiyorduk. Hangi ÅŸarkı olacağına karar veremedik. Böylece yaptığımız bütün bir 45liÄŸe doldurduk. Adını Feeding of Five Thousand koyduk. Çünkü 5000 basabildiÄŸimiz en büyük rakamdı.
Müzik basını ise albümden ve bizden nefret etti. British Rock tarihinin en etkileyici gruplarından biri olduğumuzu iddia etmek çok abartılı olmaz. Evet müziği çok fazla etkileyemedik ama sosyal olaylar üzerindeki etkimiz gerçekten büyüktü. En başından beri müzik basını bizi görmezlikten geldi. Ancak koşullardan dolayı bazen istemiyerek de olsa bize kredi veriyordu. Aslında bu çok basit ticari mantık: eğer sen onların oyununu oynamazsan; onlar da seninkini oynamaz. İnsanlar sadece grupların kasetlerini almıyorlar. Aynı zamanda medyaya da para ödüyorlar. Şarlatanlar hayal edemeyeceğimiz kadar derine yayılmışlardı
Bununla birlikte tehlike olduğumuzu farkedince ilk teklifler düşmandan geldi: Mr. Big bizi ucuz şarap ve 50 000 pounda satın almak istedi. Bize Purkeys Packac'e katılmamızı önerdi. Ve eğer kendisiyle anlaşmazsak asla başarıya ulaşamayacağımızı söyledi. Bu reddettiğimiz bir sürü tekliften biriydi. Jimmy Pursey hakkında çok fazla bir şey duymadık sonradan.
79 ilkbaharında Feedin’ geldiÄŸinde; ilk ÅŸarkı (The Sound of Free Speech) biraz yavaÅŸtı. Asylum ve Shaved Woman ile bir 45’lik haline getirdik; hatta kapağını bile evde kendimiz yapmıştık. Halktan gelen ÅŸikayetler üzerine, polis dükkanlara baskın yaptı. Biz de Scothland Yard’ı ziyaret etmek zorunda kaldık. Orada çay içerek öğleden sonramızı geçirdik. Serbest bırakıldığımızda bize bir not yazmışlardı: Åžimdi serbestsiniz, artık uslu durun. Gibilerinden bir ÅŸeydi. DoÄŸamızda olan özgürlük, uslu durmamıza engel oldu. Åžimdiye kadar da polisle sürekli muhatap olduk.
Bu zamana kadar katıldığımız tek radyo programı John Peelin proğramıydı. Ondan sonra da bir dizi showa katıldık. Bütün bunlar bizim BBCnin kara listesine girmemiz için yeterli olmuştu. Tabi ki FolkLand hakkındaki muhalif gözlemlerimizde BBCyi sıkıştıran muhafazakarlar için kabul edilmezdi. Basın bizim için haydutlar diyordu. Bizi yok etmeye çalıştılar. Biz ise logomuzun yanında birde anarşist simge kullanmaya başladık. Bu simge yuvarlak içinde bir A idi,o zamanlar belli yerlerin dışında kullanılmazdı. Bizim simgemizde önce ceketlerin arkasına, badges olarak; sonra duvarlarda vs. kullanıldı. Yavaş yavaş tüm ülkeye yayıldı. Oradan da birkaç yıl içerisinde tüm dünyaya. Rotten kendini anarşişt olarak gösteriyordu. Ama Anarşizmi milyonlarca insan için popüler bir harekete dönüştüren bizlerdik.
Yaptığımız iÅŸin gerçek etkisi Rockn Rollla sınırlı kalmadı. “Gates of Greenhem’den Berlin duvarına,”Stop the City hareketinden Polonyadaki underground konserlere kadar; binlerce insanı kapsıyordu. Bizim anarko-pasifizm anlayışımız punkla eÅŸanlamlı olmuÅŸtu. Ve bu tamamıyla kendiliÄŸinden olmuÅŸtu.
77’nin baÅŸlarında Londra’nın merkezinde bir “grafiti duvarı” yaptık. Fight war ve Stuff your sexist shit gibi radikal mesajlarımızı yazdık. İngiltere’de bu türdeki ilk çalışmaydı. Ve bu ilham ile koca bir harekete dönüşmüştü. Ancak ÅŸu anda bunun trip-hop’çuların elinde amerikan kültürünü yansıtmasından dolayı üzgünüm.
Sprey boya ile elde etytiÄŸimiz bu baÅŸarımızdan dolayı bir sonraki albümün ismini “Stations Of The Crass” koyduk. Kapakta da grafitisini bizim yaptığımız bir istasyondan çekilmiÅŸ fotograf vardı.
Small Wonder records’tan Pete (dükkana çizdiklerimizden dolayı) poli,sin sık sık gelmesinden bıkmıştı. Biz de borç para alarak Stations... '‘ kendimiz çıkardık. Ve oldukça iyi sattı. Elde ettiÄŸiÄŸmiz paray6la kendi plak ÅŸirketimizi kurduk. Crass Records.. Zounds’tan bir 45’lik ile iÅŸe baÅŸladık. Bu daha sonra insanlara tanıtacağımız bir sürü iyi gruptan biriydi.
80 ilkbaharında hapisanedeki anarÅŸiÅŸtler için bir dizi konser verdik. Onlara paradoksal bir ÅŸrkilde “persons unkown” deniyordu. Bize bir anarÅŸist merkez açacaklarını ve katkıda bulunup bulunamayacağımızı sordular. Bizde Poison Girls’le Bloody revolutions’ı kaydedip bu projeye katkıda bulunduk. Yaklaşık bir yıl kadar Persons Unknown’daki eski tüfek anarÅŸiÅŸtlerle anarko-punklar arasında mutsuz muhabbetler oldu. İdeolojik baskılar sonucu merkez kapatıldı sonunda.
Tam bu sıralarda bir feminist hareket baÅŸlattık. Bazen can sıkıcı bir grup olduÄŸumuızdan haberdardık. Çalışmalarımızdaki feminist hareket tamamıyla gözardı ediliyordu. Biz de Penis Envy’i piyasaya çıkarttık.
Piyasaya çıktıktan bir hafta kadar sonra 15 numaradan listeye giren Penis Envy doÄŸal olarak öteki hafta ilk 100 içinde yoktu. Major plak ÅŸirketleri kendi plaklarını ilk 100’e sokmak için para öderse bazılarının dışarıda kalması gerekir. EMI tarafından sevilmediÄŸimizi biliyorduk. EMI’sdan birisinin Crass elemanı ile görüşmesi yasaktı. Dükkanlarında hiçbir materyalimiz satılmıyordu. Bloody revolutions’taki posterden dolayı uyarı uyarı aldıktan sonra.
Kolay değildi; yaratmak istediğimiz herşeyi onklar yok ediyorlardı. Stonehenge Festivalinde çalmak istedik, ama bisikletlilerden dayak yedik. National Front ve Ship tarafından engellenen konserlerimiz oldu. Bunun gibi bir sürü belamız vardı ama yine de eğlencemizi sürdüyorduk.
1981’de Christ- The Album’ü kaydediyorduk. 82’de piyasaya sürdüğümüzde bela eÄŸlencenin üstüne çıkmıştı. Çünkü İngiltere savaÅŸa girmiÅŸti.
Güney georgia isminde, daha önce ismini duymadığımız, bir adeadaki olaylar; Falkland denilen daha önce ismini hiç duymadığımız bir başka adaya sıçramıştı. Yüzlerce genç insan ölmeye başlayınca şarkıılarımız protestolarımız, marşlarımız, sözlerimiz ve fikirlerimiz ciddiye alınmaya başlamıştı. Thatcher savaşı seçim için imaj olarak kullanıyordu. O açıkça savaş istiyordu.
Hainj olatrak görünme riskine rağmen Anti-Falkland savaşı kampanyalarımıza devam ettik. Basın trafından da hain olarak adlandırldık. Devlettende adımlarıımıza dikkat etmemiz emize yönelik mesajlar uyarılar aldık. Barış hareketi çok iyi gidiyordu. İnsanlar savaş istemiyoruz diye haykırıyordu. Ve artık bir savaş vardı.
SavaÅŸ bittiÄŸi zaman “ How does it feel to be mother of a thousand death?” albümümüz çıktı. Fanlarımız tarafından çok beÄŸenildi. Thatcher albümü dinledikten sonra İçiÅŸleri Bakanlığında cezalandırılmamızın kaçınılmaz olduÄŸunu söylemiÅŸti. Radyo programının bitiminde Tim Eggar’ın tam bir deli olduÄŸunu söylememiz iÅŸin tuzu biberi olmuÅŸtu. Parti ile başımız belaydı. Tambu sıralarda Opposition üyelerinden destekleyici mektuplar almaya baÅŸladık.
Kendimizi garip ve korkutucu bir arenada bulduk. Bizler fikirlerimizi açık görüşlü insanlarla paylaşmak istiyorduk. Ama görüntümüzün içinde kara gölgeler vardı şimdi.
Christ- The Albüm’ün hazırlanışı ve çıkışı bayağı uzun sürmüştü. Bu tembelliÄŸimiz ve bunun üzerine Falkland Asavaşı vs. ile tam bir moral çöküntüğsü yaşıyorduk. Tam bu noktada82’nin sonunda ateÅŸleyici bir ÅŸeye ihtiyaç hissettik ve ilk squat konserimizi organize ettik. Åžimdiklerin Zig-Zag klübü olan o zamanki iÅŸgal evinde bağımsızlığımızı bir kere daha ilan ettik. Bu sefer yaklaşık yirmi grupta bizimle beraber idi. Gerçek anlamda punk olan yirmi grup. Yirmidört saatlik bu enerji patlamasını saÄŸlamamız dünya üzerindeki bir çok organizasyona ilham kaynağı olmuÅŸtu. Dersimizi almıştık. Ve Do it yourself hiç bu kadar gerçekci olmamıştı.
Yes Sir I will isimli albümüz ilk taktik karşılığımızdı. Bu çalışmamızdaki mesajımız çok gürültülü ve açıktı. Kendimizden başka otorite tanımayın.
Politik pozisyonumuz gittikçe uçlara yaklaÅŸtıkça, nedenlerimizi açıklamak için daha temiz birÅŸeyler yapmamız gerekiyordu. “Kendi” kavramı üzerinde durduk. Zaman zaman slogancılık yapıyoruz diye ÅŸuçlandık. Åžimdi gerçekleri açığa çıkatrmanın zamanı. Sinirimizin sebebi aÅŸktan geliyordu., nefretten deÄŸil. Söylediklerimiz ve yaptıklarımız bizi rahatsız etmeye baÅŸladı. Gerçekten kansız bir devrim yapmak mümkün müydü? Gerçekten gerçekmiydik? Yoksa kendi paradokslarımız bizi yok mu ediyordu.
Bu sıralarda Thatchergate kasetlerini dünya basınına yolladık. Bu kasette Reagen ve Thatcher'ın Belgranonun batmasınkın sorumluluÄŸu üzerine konuÅŸmaları vardı. Bunun sonucunda Thatcher’i avrupadaki nükleer silahlar için tehdit ediyordu. Bu olay bir sürü diplomatik muhabbete neden oldu. Gazeteler çok fazla bahsettiler. Başımıza iÅŸ açılacağından korkmuÅŸtuk. Derken The Observer’dan bir gazeteci bizimle konuÅŸmak istedi. İlk baÅŸta yalanladık ama sonradan tüm sorumluluÄŸu üzerimize aldık. Kasetin kaynağı konusunda hiç sır vermedik.
Daha önce grafiti ve benzeri eylemler yapmıştık. Ama bir kaset olayı başkaydı. Telefon hiç susmuyordu. Bizden bir grup punk diye bahsediyorlardı. Bir çok röportaja katıldık. TV showları vs vs. hep anarşist bir çerçevede konuşuyorduk. Artık medyastarı olmuştuk.
Yollardaki yedi yıldan sonra; fikirlerimizi açıklayacak bir platform bulmuştuk ama anlayışımızı kaybetmiştik. Eskiden cömert ve canayakınken şimdi, insanların iyi olduğuna inanmayan, alaycı ve içe kapanık olmuştuk. Neşeli iken mutsuz olmuştuk. Optimist olmamız sebebimizken şimdi pesimist idik artık.
1984'e gelindiÄŸinde herÅŸey Orwell’in romanındaki kadar kötüydü. İşszlik, evsizlik ve açlık. Polis gücü gerçek olarak karşımıza çıkıyordu. Süren mahkemelerimiz umudumuzu kırıyordu. Kısacası sizi konuÅŸturmamak için bir çok yolumuz var demeye getiriyorlardı.
O yaz son sahne showumuzu yaptık. Güney Galler maden işçilerine destek olarak düzenlenen bir konserdi. Sahnede özgürlük savaşının bitmediğini söyledik ancak eve döndüğümüzde hepimiz bir şeylerin bittiğinin farkındaydık. Fikirlerimizi açıklayacak yeni yollara gereksinimimiz vardı. Bir iki hafta sonra Hari Nona kendi yolunu aramak içişn gruptan ayrıldı. Kendimizden başka otorite tanımayız diyorduk ama biz kendimiz olmayı unutmuştuk. Çünkü biz Crass olmuştuk. Class War'dan Christians For Peace'e kadar tüm hareketler kaybettiği değerleri tekrar yakalamak zorundaydı. Düşmanı tanımlayamadığımız için hepimiz suçluyuz..
Onlar ve siz diye bir şey yok; sadece sen ben ve biz varız. Kendimizi bulmak zorundayız. Olmak için karatenin amacı, kırmayı istediği o tuğla değil ; gerisindeki boşluktur. İşte bu örnekten öğrenecek çok şeyimiz olduğuna inanıyorum.
Bize şiddet ve terör olarak olarak dönen şeytanın gölgesini yok etmek için çok fazla zaman enerji ve ruhumuzu harcadık.,. O gölge geldi kalplerimize oturdu. Ve şimdi kalplerimizi ışığa çıkarmanın zamanıdır.
Dünyadaki hastalığı yeteri kadar biliyoruz. Bu hastralığa daha fazla eklememek için dikkatli olmalıyız. Hepimiz kaybettik ve hepimiz başardık. Eğer bir şeyler yapmak istiyorsak; yapacak kadar güçlü olmalıyız. Crass; aşk, barış, özgürlük demekti. Şimdi bunu daha iyi biliyoruz.
(1)Rock Against Racism: Clash'în Felon'da katıldığı bir dizi anti-faşist gösteri
(2) Feeding Of Five Thousand : 5000 kiÅŸiyi beslemek
(3) Stations Of The Crass: Crass'in istasyonları. Yer altı istasyonlarına grfiti çizmelerini göderme yapıyorlar.
(4) Persons Unknown: Bilinmeyen insanlar
(5)How İt Feel To Be A Mother Of A Thousand Death: Bin ölünün annesi olmak nasıl bir duygu. Burada Falkland Savaşında ölen insanlar için Thatcher'a gönderme yapıyorlar.
|