|
Üniversiteliler Yol Ayrımında: ‘Kamu’suz Neo-liberal Üniversite mi, Yeni Bir Kamusal Üniversite mi?
“YA ONU HALKA VERİRSİNİZ, YA HALK GELİP ONU ALIR”
Üniversiteliler Yol Ayrımında: ‘Kamu’suz Neo-liberal Üniversite mi, Yeni Bir Kamusal Üniversite mi?*
Görkemli yıldönümü kutlamalarına, gösteriÅŸli tanıtım broşürlerine, kendilerine anlamlı amblemler çizdirtip piyasa dilli ve Atatürk referanslı sloganlar uydurtup marÅŸlar yazdırarak yaptıkları kepli/havaya kep fırlatmalı, cübbeli/cübbe savurmalı mezuniyet törenlerine, ÅŸirket CEO’su ‘makamı’nın önemine uygun biçimde döşenmiÅŸ ‘makam odalarına’, cübbeli ‘kutsal mahal’ ziyaretlerine, ‘ayrıcalıklı’ öğrenci party’lerine, en AB endeksli yapılarına ve bünyelerinde sahip oldukları prestijli duayenlerine raÄŸmen egemen üniversite modeli halkın/öğrencilerin hiçbir sorununa çözüm üretemiyor! Artık egemenler tarafından istenilen üniversite ve aydın ‘modeli’ halkın nazarında iflas etmiÅŸtir. ‘Sürekli’ kendisini ‘darbeleyen’ siyasi iktidar/kolluk gücü ve sermayeden mürekkep ‘egemen blok’un kendisine uyguladığı basıncı, neo-liberal politikaların üniversitede olgunlaÅŸmasıyla birlikte içselleÅŸtirerek, artık bir ‘baskı’ olarak hissetmeyen üniversite ve üniversiteli aydın, kendisini kendisi yapan deÄŸerler sistemini yitirmiÅŸtir. O yüzdendir ki ‘artık sahip olmadığı’ deÄŸerlerine indirilen ‘darbeleri’ hissetmemekte ve tepki göstermemektedir! İlkin asker elbiseleriyle ‘girdiÄŸi’ üniversitenin ‘bilimsel ortamında’ bir televizyon programına konuk olan ‘darbeci’ Kenan Evren’in her sözüne alkış tutmaktan nasırlaÅŸan ‘akademik eller’ bunun en iyi örneÄŸidir.
“Sahiden kötüdür köle ahlakı, Efendinin ahlakının sona ermeyiÅŸidir.”
Theodor W. Adorno
Ama her devrimci deÄŸiÅŸim döneminde olduÄŸu gibi, bu dönem de ‘taraflar’ kendi aydınlarını yetiÅŸtiriyor. MuÄŸla Üniversitesi’nde ‘darbeci’ Kenan Evren’i alkışlayan ‘eller’in içeriye almadığı aydın /devrimci öğrenciler ve Ege Üniversitesi’nde öldürülen Serkan EroÄŸlu’nun anmasında polisin, akademisyen ve öğrencilere/üniversiteye müdahale etmesini protesto eden; ve BaÅŸkent’te öğrencisine arka çıkarak “bakan kılıklı tüccarlara” üniversiteyi ‘dar’ eden ‘akademik eller’ de var! “Aklın kötümserliÄŸi, iradenin iyimserliÄŸi” der Gramsci.
Bugün üniversite ve onun asli unsurlarından biri olan üniversiteli aydın/akademisyen hiç olmadığı kadar nihai ve mecburi bir tercih yapma zorunluluÄŸuyla karşı karşıya. Bilginin metalaÅŸmasının ve bir kamusal alan olarak üniversitenin fikren ve fiilen topyekün tasfiyesi sürecinin dayatmış olduÄŸu bu zorunluluk, aynı zamanda topyekün özgürlüğün de olanağı olacaktır. Üniversiteli aydın/akademisyen’in bu konularda takınacağı politik tutum ve geliÅŸtireceÄŸi ahlak, 21.yy’ın üniversite/toplum modeli ve iliÅŸkisinin de nasıl olacağının ipuçlarını verecektir.
Bilgi üretimi kendi meÅŸruiyetini insanın özgürleÅŸme ereÄŸine mi, sermayenin kar motifine mi dayandıracaktır? Bilgi toplumsallaÅŸarak mı, ticarileÅŸerek mi yayılacaktır? Bilimsel bilgi, insanlığın evrensel bilgi haznesine ait ve kamusal kullanıma açık mı olacaktır yoksa mülkiyet rejimine ve meta iliÅŸkilerine mi tabi olacaktır? Ve nihayet bu çağın üniversiteli aydını, bilim etiÄŸini ve kendi yaÅŸam pratiÄŸini burjuvazinin iktidar etme ve piyasa ahlakıyla mı birleÅŸtirecek, yoksa “ezilenlerle kaynaÅŸma ahlakı” geliÅŸtirme doÄŸrultusunda mı kuracak? Kısacası, üniversite ve bilim 21.yy’da tarihsel olarak iki ilkeden hangisinin yörüngesinde (belirleyen ve belirlenen olarak) saf tutacak: “toplumsal mülkiyet ilkesi”nin (yani sosyalizmin) mi, yoksa “özel kapitalist mülkiyet ilkesi”nin mi?
Kısa Bir Tarih: Üniversite/Bilim Kimin Mirası?
Modern anlamda üniversite, Avrupa’da Aydınlanmanın güçlü politik ve felsefi geleneÄŸini de arkasına alarak, esasen burjuvazinin ‘devrimci’ dinamizminin çok yönlü ihtiyaçlarını karşılamak ve kapitalizmin topraktan kopartarak yeniden örgütlemek istediÄŸi toplumu inÅŸa etmekte kullanılmak üzere; tahakkümcü iktidarın yani devletin (ve kilisenin) dışında yine bu toplum tarafından üretilen tarihsel/kolektif ‘yaÅŸam bilgisini’ belirli bir merkezde toplama ve yeniden “bilimsel” olarak üretme saikiyle kurulmuÅŸtu. Artık, insanlığın ortak haznesindeki “evrensel bilginin” burjuva kamusal alan olarak mekanı üniversite olacaktı. AraÅŸtırma ve öğretim ilkelerinin birliÄŸine dayalı seküler yani dünyevi bilginin mekanı olan Alman-Fransız (Kara Avrupası) üniversite modeli ve ‘burjuva aydın tipi”, bilginin, iktidarın (siyasi-dini) dışında ve karşısında üretilebilirliÄŸinin doÄŸal sonucu olan “üniversitenin devletten özerkliÄŸi” ilkesini de bir ideal olarak yanına alarak oluÅŸtu.
Bu süreç, bilginin/bilimin bir taraftan kapitalist toplumda büyük (ve görece olumlu) ilerlemelerin kurucu öğesi olma yeteneÄŸini artırırken, diÄŸer taraftan bütünsel olarak “deÄŸiÅŸim deÄŸeri” karşısında “kullanım deÄŸeri” özelliÄŸini kaybetmeye baÅŸlayarak yani devrimci niteliÄŸini yitirme eÄŸilimine girerek parçalanmaya, uzmanlaÅŸmaya baÅŸlamasına ve halktan daha da kopmasına neden olan gerilimli bir süreçtir. Üniversitede bilimin bütünlüğünün bozulmuÅŸ haliyle doÄŸa ve toplum bilimleri, bu tarihsel kesitte toplum adı altında burjuva kamunun (yani özel mülkiyet sahibi erkeklerin oluÅŸturduÄŸu siyasal topluluÄŸun) ihtiyaç duyduÄŸu ekonomi-politiÄŸi ve devletin yönetim bilgisini üretmek ve yönetim elemanını yetiÅŸtirmek üzere ÅŸekillendirildi. Burjuvazi aynı zamanda ‘kamu’ya, etnik-dilsel-coÄŸrafi birlik varsayımına dayandırdığı ulus giysisini de giydirerek kendi özel çıkarlarını kamusal-ulusal çıkar olarak lanse edip üniversiteyi ve üniversiteli aydını da burjuva devlet ve kamu/ulus yani cumhuriyet adına konuÅŸan ve onları temsil eden ayrıcalıklı bir kesim olarak iÅŸlevlendirdi. Böylece aydın ve üniversiteyle, ‘gerçek anlamıyla’ toplum arasında sonuçları günümüze kadar uzanan bir kopukluÄŸun da temelleri atılmış oldu. Bir çeÅŸit ‘modern ruhban sınıf’ olarak toplumdan yalıtık, kendi davranış kalıbı ve diliyle bağımsız bir zümre olarak halkın korktuÄŸu ama çoÄŸu zaman itibar etmediÄŸi bir bilim toplumu oluÅŸtu.
Proletaryanın bağımsız bir sınıf olarak tarih sahnesine çıkması ve burjuvazinin ‘devrimci’ sıfatını kaybedip ‘gerici’ bir sınıf ÅŸeklini almaya baÅŸlaması, bilim ve üniversitenin ve genel olarak eÄŸitimin toplumdaki yerini daha da önemli hale getirdi. Topraktan kopartılarak kentlerde emek gücünden baÅŸka satacak hiçbir ÅŸeyi olmayan ve dahası ‘hayat bilgisi’ elinden alınıp tepeden tırnaÄŸa savunmasız kalan ‘mülksüz’ üreticinin temel insani ihtiyaçlarının toplumsallaÅŸtırılmış biçimde giderilmesi zorunluluÄŸu, işçi sınıfının politik mücadelesiyle birlikte burjuva kamusal alan ve kamusal/ulusal çıkar kavramlarının karşısına proleter kamusal alan kavramını çıkardı. Özellikle eÄŸitim, saÄŸlık ve iÅŸ/sosyal güvenlik alanlarında burjuvaziye ve onun devletine karşı elde edilen kazanımlarla ve bu süreçte oluÅŸan Gramsci’nin deyiÅŸiyle organik, ‘sol aydın’la birlikte üniversite kurumu ve bilgi/bilim, halkla ‘dolayımsız’ bir ÅŸekilde iliÅŸki kurabilme olanağına kavuÅŸtu. Üniversite, bilim ve bilim insanının her türlü tahakküm karşıtı entelektüel iÅŸlevi ve politik mücadelesi de iÅŸte bu tarihsel süreçte gerçek anlamda ete kemiÄŸe büründü.
Proletaryanın diÄŸer alanlarla birlikte eÄŸitim alanında ‘pratik ve politik’ kazanımlarıyla tariflenen süreç aslında bu dönemde bilimsel niteliÄŸine kavuÅŸan sosyalizmin yani toplumsal mülkiyet ilkesinin burjuvazinin özel kapitalist mülkiyet ilkesine karşı kazandığı tarihsel bir zaferdir. DiÄŸer bir deyiÅŸle insan ve doÄŸa ayrımına dayalı bakışıyla, uzmanlaÅŸmacı, yabancılaÅŸtırıcı ve tahakkümcü yapısıyla metafizik/pozitivist burjuva bilimi ve üniversite modeline karşı; insan/doÄŸa birlikteliÄŸine dayanan, üretiminde ve dolaşımında halkın yararının esas alındığı, bilimi felsefeden koparmayan, özgürleÅŸtirici yapısıyla sosyalizmin biliminin zaferidir! Bu iki ilke arasındaki çatışmanın ve sürekli sınıf mücadelesinin dolaysız gerçekleÅŸme alanı olarak kamusal alan ve bir kamusal alan olarak üniversite, bir taraftan sermayenin ve devletin bitmeyen isteklerini karşılama görevini üstlenirken diÄŸer taraftan kendisine yönelen her müdahalede gerçek-evrensel bilginin (doÄŸru bilginin) üreticisi sıfatıyla entelektüel/toplumdan yana taraf tutan bir militan ve ‘özerklik/bağımsızlık’ talebiyle politikleÅŸerek özgürlük mücadelesi veren toplumsal bir aktördür. Bu yüzdendir ki egemenler her dönem üniversitenin, üniversiteli aydının/akademisyenin ve elbette devrimci öğrencilerin üzerindeki kontrol ve denetimini mecburen faÅŸist yöntemlerle saÄŸlamak zorunda hissetmiÅŸtir kendisini. Unutmamak gerekir ki kapitalizmin tarihi bilim ‘ÅŸehitlerinin’ tarihidir!
Bugün tasfiye edildiÄŸi biçimiyle bir kamusal alan olarak üniversitenin özellikle 2.Dünya Savaşı sonrasından 1980’e kadar uzanan tarihsel zaman diliminde kristalize olan hali, aslında üniversiter mücadeleyi de kapsayacak ÅŸekilde sınıflar mücadelesinin ve sosyalizmin tarihsel bir döneminin bize bıraktığı (inanılmaz deneyim ve zenginliklerle dolu) mirastır. Emperyalizmin konjonktürel ihtiyaçlarının, sınıflar savaşımının girdiÄŸi dengenin ve soÄŸuk savaÅŸ döneminin zorlamaları altında tarihsel olarak ‘istisna’ diyebileceÄŸimiz bu tarihsel kesit (1945-1980) toplumsal mülkiyet ilkesinin ‘reformcu’ gerçekleÅŸme biçimine sahne olmuÅŸtur. Keynesyen uygulamalarla bilinen bu dönemin temel özelliÄŸi, egemenlerin evrensel, parasız sosyal hizmetler sisteminin bir parçası olarak eÄŸitimin ve özelinde üniversitenin bir kamusal alan olarak toplumun daha geniÅŸ bir kesimine açılmasını kabul etmek zorunda kalmasıdır. Yani her alanda önüne kar amacını ve piyasanın arz/talep ilkesini koyan sermayenin bu hedefini daha sonra gerçekleÅŸtirmek üzere kısmen rafa kaldırmasıdır.
Bu tarihsel kesit, emperyalizm döneminde bağımlı ülkelerde, sınıf mücadelesinin ve kapitalizmin geliÅŸme biçimlerindeki farklılıklar nedeniyle, emperyalist merkezlerde olduÄŸu gibi geliÅŸmiÅŸ bir sosyal haklar yelpazesini sahiplenen bir “refah devleti” ÅŸeklinde deÄŸil, sömürge kapitalizminin yukarıdan aÅŸağıya doÄŸru inÅŸası sürecinin bütün kurucu maliyetlerini üstlenen “otoriter bir kamu ekonomisi” biçiminde yaÅŸandı. Bunun, en azından Kara Avrupa’sı üniversite ve bilim geleneÄŸini sahiplenen, bizimki gibi sömürge kapitalizminin geçerli olduÄŸu bağımlı ülkelerin üniversitelerine, üniversiteli aydınına/akademisyenine ve bilim politikasına yansıması ise elbette farklı olmuÅŸtur.
Esasında, büyük siyasi mücadelelerle kazanılan bir alan olmasının ötesinde, siyasetin kendisinin kurulduÄŸu bir alan olarak kamusal alanın ‘kamu’su, bizde ‘siyasal vatandaÅŸlar toplumu’ ile özdeÅŸleÅŸmediÄŸi gibi, ‘ulus’ ve bu ulusun kalkındırılması gibi misyonları temsil eden otoriter kurumlar ve tam da dışında ve karşısında yer alan ‘devlet’le özdeÅŸleÅŸti. Sömürge tipi üniversite ve üniversiteli aydın/akademisyen de ‘baba’ devlet ve kamu/ulus adına yani cumhuriyet adına konuÅŸan ve onları temsil eden ayrıcalıklı bir kesim olarak, misyon yüklü bir kurumsallaÅŸma ile batıdan ödünç aldığı “burjuva bilim yönteminin”, yani pozitivizmin en kaba yorumlarıyla tarih sahnesinde yerini aldı. Nitekim, 1960’ların bilim politikasına damgasını vuran da “bilimin tarafsız, evrensel ve sınıflar üstü bir ‘kutsal’ öğreti olduÄŸunu vaaz eden pozitivizm” oldu. Ancak ‘60’ların sonlarında (1) Kıta Avrupası üniversite geleneÄŸini takip ediyor olmasının getirmiÅŸ olduÄŸu kürsü sistemi temelinde öğretim ve araÅŸtırmanın birlikteliÄŸine dayalı sistemin ve “görece” üniversite özerkliÄŸinin avantajını da kullanarak, (2) mücadele sahnesinde ağırlığını koymaya baÅŸlayan emekçi sınıfların ve gittikçe yoksullaÅŸan geniÅŸ halk yığınlarının etkisiyle ve (3) dünyadaki/Türkiye’deki devrimci rüzgarın yarattığı bilinç sıçramasıyla akademide ve akademi dışında, organik anlamda solcu aydın sahnedeki yerini alabildi. Artık çarpık da olsa bir kamusal alan olarak üniversite fikrinin ve “evrensel gerçeÄŸin bilgisinin (doÄŸrunun)” entelektüel/devrimci militanlığının yanında, üniversitenin ve ezilenlerin gerçek demokrasi mücadelesini Dev-Genç’le birlikte üniversiteli aydın/akademisyen de sırtlayacaktı. Hem de faÅŸizme hedef olma pahasına, faÅŸizme karşı mücadelede ön saflarda yer alarak. Dönemin devrimci atmosferinde, bir kamusal alan olarak üniversiteyi ve bilimi, entelektüel bir militan/devrimci olarak halk yararına iÅŸlevlendirmeyi kısmen de olsa baÅŸarıp, halk nazarında büyük bir prestij elde eden sol aydın, egemenlere biat eden geleneksel akademisyenin tersine halkın sözcüsü/vicdanı/temsilcisi sıfatıyla bilim ve üniversiteyle (Dev-Genç’le birlikte) simgeleÅŸtiÄŸi bir döneme girecektir.
1980 ve YÖK: Üniversitede Karşı-Devrim…
1980’le birlikte üniversite ve üniversiteli aydını ise, 12 Eylül’ün açık faÅŸizm icrasından ilk nasiplenenler olmuÅŸlardır. EÅŸ zamanlı olarak, halkın deÄŸil, fakat burjuva kamu/ulusun ruhban sınıfı olarak temsilcisi ve sözcüsü ‘saÄŸ aydınlar’ üniversite kadrolarına yerleÅŸtirilmiÅŸlerdir. Üniversite ve bilim iÄŸdiÅŸ edilerek özerk ve entelektüel/devrimci nitelikleri YÖK’ün askeri nizamıyla birlikte dumura uÄŸratılmıştır. Uzunca bir süre üniversiteli aydın/akademisyeninden uzak kalan üniversite ve bilim, halktan kopartılarak çaÄŸrıştırdığı ‘özgürlükçü’ niteliÄŸini yitirerek egemenlerin ihtiyaçları doÄŸrultusunda bir ideoloji üretim merkezi olarak yeniden yapılandırılmıştır. Devrimci dalganın önünün kanla kesildiÄŸi bu süreç, ülkede ve üniversitede neo-liberal politikaların uygulanabilmesinin önünü açmak için baÅŸlatılmıştır. Zira ilk kez “özel üniversite”lerin açılmasıyla bir ticaret kurumu niteliÄŸi kazanmaya baÅŸlayan “otoriter kamu ekonomisi”nin devlet/kamu üniversitesi, “otorite”sini kaybetmeye baÅŸlamakta ve kamusal niteliÄŸinde bir gedik açılmış olmaktadır.
Bilim ve üniversite açısından bu süreci bilginin metalaÅŸması ve bir kamusal alan olarak üniversitenin tasfiyesi programı izlemiÅŸtir. ‘Kamusal üniversite’ modeli yerine ‘giriÅŸimci üniversite’ modelinin geçirilmesiyle tanımlanan bu dönemde, arz ve talep yasalarının genel olarak eÄŸitim ve bilim/bilgi üzerinde hakimiyeti önündeki tüm engellerin ortadan kaldırılması amacı güdülmektedir. Bilginin alınıp-satılabilen bir ÅŸey olmasının ötesinde, kapitalist üretim sürecinde bir girdi haline gelerek üretim sürecinin vazgeçilmez unsurlarından bir tanesi olması, bilimsel bilginin üretim merkezleri olarak üniversitelerin sermaye açısından yeniden ÅŸekillendirilmelerine neden olmuÅŸtur. Üretim süreci noktasında sanayiye eklemlenen üniversite, sermaye için ısmarlama bilgi üreten bir kurum; üniversiteli aydın/akademisyen ise hangi bilgiyi, nasıl üreteceÄŸine karar verme iradesini kaybederek, tarihsel olarak aydın (entelektüel militan) ceketini duvara asıp/asmak zorunda kalıp piyasanın ‘anketörü’, ‘bilgi işçisi’ haline gelmiÅŸtir.
Evrensel-eÅŸit-parasız sosyal hizmetler alanının piyasalaÅŸması süreciyle birlikte bir kamusal alan olma niteliÄŸini tüm boyutlarıyla yitirmekte olan üniversite ise kendisini yadsıyarak piyasanın ilkelerine göre hareket eden ‘esnek’ bir kurum olma yolunda ilerlemiÅŸtir. Her ÅŸeyde olduÄŸu gibi ‘kamusal’ içerikli bütün kavramlar/tanımlar piyasa kavramlarıyla yer deÄŸiÅŸtirmeye baÅŸlamıştır. Üniversite/ÅŸirket, öğrenci/müşteri vb. ya da Tayyip’in dediÄŸi gibi eÄŸitim bir hak deÄŸil, “bedeli ödenmesi gereken yarı kamusal bir hizmettir”.Bu baÄŸlamda bir yeniden tanımlama operasyonuyla karşı karşıyayız.
80’lerde köklerini bulan ve 90’larda baÅŸlayan her ÅŸeyi “yeniden tanımlama” operasyonu, sosyalizm ve sınıflar mücadelesi açısından tarihsel bir öneme sahiptir! Proletarya, tarih sahnesine çıktığı andan beri, kendi özel çıkarlarını toplumun/ulusun çıkarları olarak gösterme yeteneÄŸine sahip olan ‘burjuva kamusal alan’ın karşısına kendi/karşıt kamusal alanını çıkararak ve dahası burjuva entelektüel donanımının karşısında kendi/karşıt entelektüel donanımını yaratarak çok önemli bir silah elde etmiÅŸti. Öyle bir silah ki, hem bir mücadele/devrim bilgi donanımı hem de burjuva dünya/yaÅŸam tasavvurunu ‘aÅŸan’ bir entelektüel donanım. Daha basit bir ifadeyle proletarya, burjuva kavramlarının karşısına kendi kavramlarını çıkarmıştı. Pratik politik mücadelede elde ettiÄŸi her bir kazanım, aynı zamanda kendi kavramlarının burjuva kavramları karşısında bir zaferiydi. İşte halkların bilincine kazınan ve ‘kurumlara’ halkların bakış biçimini de tarifleyen bu kavramların burjuvazi tarafından da ‘görece’ kabul edilmek zorunda kaldığı bir dönemden yeni bir döneme geçiÅŸte uygulamaya konulan bir karşı devrim stratejisinin entelektüel/politik boyutudur yeniden tanımlama operasyonu. Bir dönemin “sosyal/ekonomik” yükünden kurtulmayı hedefleyen ve yeniden sömürgeleÅŸtirme politikalarıyla eÅŸ zamanlı geliÅŸtirilen bu operasyon, esasen çözülmüş olan bir dönemin proletaryasının karşıt kamusal alanına karşı, burjuva kamusal alanın yeniden hem de ilk kapsamını da aÅŸan bir ÅŸekilde inÅŸa/icra edilmesi amacını taşımaktadır. Bu amacın, emperyalist siyasi-askeri ‘zor’un kontrolünde ilerletilen neo-liberal ekonomik reformları/programları hayata geçirirken geniÅŸ çaplı bir ideolojik hegemonya alanı yaratmadan gerçekleÅŸtirilemeyeceÄŸi açıktır.
Bu baÄŸlamda üniversite, bir taraftan somut anlamda siyasi-askeri zorun kontrolünde sermayenin istilasına uÄŸrarken, bir taraftan da egemen ideolojik tezlerin üretim ve yayılma merkezi olarak örgütlenmektedir. Aynı zamanda üniversitenin kendisi de egemen ideolojik hegemonyanın yerleÅŸtiÄŸi bir alan haline gelmiÅŸtir. 90’ları piyasalaÅŸma ve bilginin metalaÅŸması sürecine eÅŸlik eden ‘tarihin sonu’ tezleriyle karşılayan üniversite, ‘yapı söküm’e uÄŸrayarak bütünlüğünü ve ‘tarih bilincini’ yitirmiÅŸ; dönemi karakterize eden (yansımasını sol’da da bulan) ‘elveda proletarya’ nakaratıyla tanımlanan ‘sınıftan kaçış’ eÄŸilimi, üniversite ve üniversiteli aydın/akademisyende de kendini göstermiÅŸtir. Bunu izleyen ‘siyasetten kaçış’, siyasetsizliÄŸin-iktidarsızlığın siyasetini üretmiÅŸ ve üniversitenin az da olsa kalan entelektüel muhalif potansiyeli de neo-liberal ideolojik alanın hegemonyasına dahil olmuÅŸtur. Dönemin ‘sol’ aydını da bu kaçış’ın sonunda nihayet “demokrat-sivil toplumcu-AB’ci, üniversite dostu/hayırsever/sponsor” para babalarının (egemenlerin) eteklerinin dibine kadar kaçabilmiÅŸtir. Kaçılansa elbette aslında halkın/toplumun sorunlarından velhasıl halktan baÅŸkası deÄŸildir. Üniversite öğrencileri açısındansa bu “kaçış” genel bir eÄŸilim olarak kendisini ‘siyasetten’, ‘memleket sorunlarından’ kaçışın ötesinde “üniversiteden kaçış” ve “kendi sorunlarından dahi kaçış” ÅŸeklinde göstermiÅŸtir. 90’ların bu kaçış eÄŸiliminden öte eÄŸitimin paralılaÅŸtırılmasına, üniversitelerin piyasalaÅŸtırılmasına ve genel olarak neo-liberal politikaların toplumda yarattığı tahribatlara ‘dur!’ diyebilense geliÅŸtirdiÄŸi özgün tarzı ve politikasıyla Öğrenci Koordinasyonu’nda ifadesini bulan ‘96 öğrenci hareketi olabilmiÅŸtir. Kamusal alanın tasfiyesi doÄŸrultusunda neo-liberalizmin ilk uygulamalarına karşı güçlü bir kitlesel tepki hareketi geliÅŸtirmesi ve akademisyenler baÅŸta olmak üzere toplumun bir çok kesimini de arkasına alarak dönemin en önemli demokratik mücadele örgütlerinden birisi olmasının yanında, sisteme karşı meÅŸru-militan çizgisi ve demokratik iÅŸleyiÅŸiyle aynı zamanda onu aÅŸan bir alternatif de olabilmiÅŸtir.
Yeni Bir Tarih Başlıyor
Neo-liberal politikaların olgunlaÅŸması/içselleÅŸmesiyle tarihsel yükünden epey ‘kurtulan’ burjuvazi bu ‘yük’ün, yani kamusal alanın ‘kamu’sunun yerini ÅŸimdi ‘ulus’ ve ‘küresel toplum’ gibi farazi kavramlarla doldurarak kendi kamusal alanını inÅŸa etmenin hesabında. Oysa temel yaÅŸamsal ihtiyaçlarını giderme yeteneÄŸi elinden alınan toplum, yani milyonlardan oluÅŸan yeni mülksüzler yığını, ne ‘küresel toplum’a sığar ne de ‘ulus’a! Bu baÄŸlamda yeni bir tarihsel eÅŸikte olduÄŸumuzun altını çizmekte fayda var. Bu noktada ‘kaçış’ eÄŸilimi deÄŸil, tehlikeli bir ‘geliÅŸ’ eÄŸilimi söz konusudur!
Bahsi geçen tarihsel eÅŸik, aynı zamanda oluÅŸmakta olan yeni proletaryanın karşıt kamusal alanını, ilk kapsamını da aÅŸan bir ÅŸekilde inÅŸa etmenin olanağını yaratmaktadır. Toplumsal mülkiyet ilkesinin reformcu gerçekleÅŸme biçiminin tarihsel olarak sırasını savdığı sabitken, devletten ve piyasadan ayrı bir ÅŸekilde oluÅŸturulacak yeni bir karşıt kamusal alan mücadelesi, siyasi mücadeleden ‘ayrı’ düşünülemeyeceÄŸi gibi devrim mücadelesinin ta kendisidir. Karşıt kamusal alan ve karşıt entelektüel donanım ise neo-liberal politikalara karşı verilecek sert savaşın içinde kazanılacaktır.
“…devrimci ve isyancı olarak benim küçük geçmiÅŸime dayanarak, Las Villas üniversitesinin ÅŸimdiki öğrencilerine eÄŸitimin kimseye bırakılan bir miras olmadığını ve ÅŸimdi görev yaptığımız eÄŸitim kurumunun kimsenin aldığı bir miras olmayıp Küba halkına ait olduÄŸunu anlatabilirim. Ya onu halka verirsiniz ya halk gelip onu alır”
Che Guevera
Üniversite/bilim ve üniversiter unsurların mücadelesi ise bu genel mücadelenin içersinde oldukça kritik bir yerde durmaktadır. İlk olarak, kendileri de piyasalaÅŸtırma politikalarından nasiplerini alan üniversite öğrencileri ve akademisyenler, kendi yaÅŸam alanlarında yani üniversitelerinde basit bir müşteri/ucuz iÅŸgücü konumuna düşmüşlerdir. Tarihsel/talihsiz bir ayrım olan kafa emeÄŸi-kol emeÄŸi ayrımından ilki paylarına düşen üniversiteliler güvencesiz, geleceksiz ve en temel insani ihtiyaçlarını gideremez bir durumdadırlar. İkinci olarak üniversiteli olmanın gerektirdiÄŸi her türlü iktidarın tahakkümünden özerk, özgür/demokratik ve söz/karar haklarının olduÄŸu bir üniversite ortamından mahrumdurlar. Bilginin üretim ve dolaşımı üzerindeki her türlü karar/denetim yeteneklerinden de yoksundurlar. Bu alanlarda geliÅŸtirilecek mücadele pratikleri doÄŸal olarak doÄŸrudan müşterileÅŸtirme, metalaÅŸtırma ve piyasa karşıtı olmak zorundadır. Egemenlerin tarif ettikleri “idari ve mali özerklik” safsatasının karşısında gerçek bir özerklik/demokratiklik mücadelesi ise doÄŸrudan siyasi mücadeleyi zorunlu kılmaktadır.
Emperyalist sömürgecilik politikalarıyla deÄŸiÅŸen devlet-sermaye iliÅŸkilerinin karşısında üniversitelerin geri alınması mücadelesi aynı zamanda “piyasa ilkesini” geriletecek kamusal gedikler açmayı, hatta bahsi geçen sorunlara kamusal çözümler bulmayı dayatmaktadır. Fakat bu “kamu” bir dönem öncesinin “uzlaÅŸma” kamu’su olmayacak, tersine tam da devletin dışında ve karşısında oluÅŸturulacak “yeni bir demokratik kamu” olacaktır.
Bu çağın üniversiteli aydını, bilim etiÄŸini ve kendi yaÅŸam pratiÄŸini burjuvazinin iktidar etme ve piyasa ahlakıyla mı birleÅŸtirecek, yoksa “ezilenlerle kaynaÅŸma ahlakı” geliÅŸtirme doÄŸrultusunda mı kuracak? İşte bu noktada yeni bir demokratik kamunun oluÅŸumu ancak gençliÄŸin devrimci eyleminin öncülüğünde gerçekleÅŸecektir. Üniversitenin diÄŸer bileÅŸenlerini de bu mücadelede saflaÅŸtıracak temel, neo-liberal politikalara karşı geliÅŸen devrimci gençlik pratikleridir. Geri çektirilen her ulaşım zammı, barınma sorununa bulunan her kolektif çözüm, yemekhanelerdeki en ufak kazanımlar, parası ödenmeyen her transkript-öğrenci belgesi-öğrenci kimliÄŸi, ve giderek ödenmeyen her harç, neo-liberal üniversite modeline ‘kamusal’ gedikler açacaktır. Bilgi üretim ve dolaşım süreçlerinde var olan modelden kopan her akademisyen ‘bilgi oligarÅŸisi’ni rahatsız edecektir. Neo-liberal politikaların doÄŸrudan yansıdığı bir yer olarak üniversitelerin yeni bir karşıt kamusal alan olarak örgütlenmesinin tüm toplum için yaratacağı ‘öncü’ ve ‘entelektüel/militan’ etki ise tahmin edilenden çok daha büyük olacaktır.
|