kendisine tapan değil yer yer dalga geçen bir hareket olan yeşil anarşistlerin sesi olan haftalık "Uygarlığa Karşı" haber bülteninin 6. sayısı çıktı...Bu sayıdaultra-uygarlaşmış kentli yeşil anarşistlerin bir-iki doğa deneyimi ve bu deneyimlerdeki başarısızlıkları ve edinilen bilgiler yer alıyor...yeşil anarşistlere karşı enformasyon toplamak isteyenler bu deneyimleri okumalı...çünkü yeşillerin doğada çuvalladıkları ve karizmayı çizdikleri anlar da yer alıyor...
İstanbul'da Taksim Mephisto,Pentimento ve Atlas'taki Decoded Musicten edinebilir...
%100 Beleş ve KKY...
vahşiye adaptasyon süreci başladı! bu süreç uygarlığın yıkımı mücadelesiyle eş güdümlü yürüyecek!vahşi bir anarşiyi yaratmak için...
SAYI: 6
(KENDİ KENDİNE YAP!) 10.07.2004
-Vahşiye Dönüş Projesi Faaliyetleri-
Gündelik yaşamın uygarlaşmış zincirlerine boyun eğmektense ve uygarlığın önümüze sunduğu güncel sorunlarla boğulmaktansa, çevremizde gördüğümüz her türlü yabancılaşmışlığa karşı yıkıcı arzumuzu ve enerjimizi esas itibariyle arzuladığımız “vahşi” yaşam biçimine ulaşmanın yollarını aramak ve çabalamak için harcamak gerektiğine inanıyoruz. Bu anlamda birkaç etkinliğimizden sizi haberdar etmek istiyoruz. Vahşiye Dönüş’ü mümkün kılabilmek ancak onun için bir şeyler yapmak ile gerçekleşebilir ve bu “bir şeyler yapmak” süreci belirsiz bir durumu ifade etmekten çok vahşi bir anarşiyi hayata kavuşturmaya yönelik somut adımların varolabilirliğini ve uygulanabilirliğini bize gösteriyor.
Ultra-uygarlaşmış ve yabancılaşmış bir çağın fertleri olarak kapitalizmin yaşam biçimi altında ezilmiş ve acizleştirilmiş durumdayız. Tekno-endüstriyel kapitalist uygarlık her geçen gün yaşamlarını sürdürebilmeleri için kişiyi ve toplulukları kendisine ve temsillerine bağımlı kılıyor ve insanlarda sistemin hayatta kalmak için varlığının süreklileşmesi gerektiği yanılsamasını da beraberinde getiriyor. Fakat uygarlaşmış yaşam biçimi insanlığın hayatta kalması için asla bir zorunluluk değil, tamamen yabancılaşmış-parçalanmış toplumun başında dayatma olarak ortaya çıkan “yıkıcı” bir yanılsamadır. Bugün insanların neredeyse tamamı, uygarlığın olmazsa olmaz bir yaşam biçimi olduğuna inanıyor ve çok az insan yabancılaşmış olmanın farkına varabiliyor. Çünkü sistem insanlığı gündelik yaşamın emperyalizmiyle sindiriyor ve ultra-yabancılaşmış ve gönüllü rızaya dayalı olarak varlığını ayakta tutabiliyor.
Fakat bizler yabancılaşmamış ve doğrudan-temsilsiz yani anarşik bir yaşam biçimini arzulayan insanlar olarak bu yanılsamanın karşısında insanların uygarlığa bağımlı olmadığını aksine uygarlığın gezegen üzerindeki bütün varlıklar için bir tehdit oluşturduğunu anlatabilmek için arzuladığımız vahşi bir anarşist dünyayı şimdiden kendi yaşamlarımıza işlemeye başladık bile. Bu anlamda Vahşiye Dönüş Projesi temel anlamıyla vahşi-anarşik bir yaşam biçimini geliştirme, öğrenme ve keşfetme süreciyle birlikte ultra-uygar insanlar olarak yabancılaşmış olmanın zincirinden kurtularak vahşiye adapte olma sürecini ifade ediyor. Ve bu adaptasyon sürecini uygarlığa karşı bir isyan hareketinin yaratımıyla eş güdümlü bir faaliyet olarak düşünüyoruz. Bir yandan sistem ile mücadele ederek diğer yandan da vahşiyi keşfetmek ve öğrenmek yaşamlarımızın şimdiden değiştirmek için önemli bir eylem biçimidir. Bu anlamda şimdiye kadar birkaç orman ve vahşi deneyimlerimiz oldu. Bu deneyimleri her defasında sizlere aktaracağız ve deneyimlerimizi, sorunlarımızı ve duygularımızı olumlu-olumsuz sizinle paylaşacağız. Derdimiz vahşi yaşam biçiminin bir cennet olduğunu kanıtlamak değil, doğayla ahenk içinde bir yaşam biçimini bütün zorluklarına karşın keşfetmektir. Bu anlamda kimi deneyimlerde doğa bizi zorlayacak ve bir çok sorun yaşayacağız ve kimi zaman da kendi fikirlerimizi sorgulamaya başlayacağız. Hatta “acaba ben yanlış mı düşünüyorum” diye bezginlik hallerine bile düşmemiz olasıdır. Fakat özgür-yabancılaşmamış ve her türlü temsilden bağımsız bir yaşam biçimini arzuluyorsak, buna uygun koşullarda yaşamamız gerekiyor ve vahşi, bu yaşam biçimini hayata geçirmenin en uygun ortamıdır. Aksi taktirde doğadan kopuşun ve yancılaşmanın dorukta olduğu kentlerde, fabrikalarda ve uygar bir yaşam biçiminde özgürlük-yabancılaşmamışlık-temsiliyetsizlik aramak, imkansız ve kör bir yanılsamadan başka bir şey değildir. Çünkü bu gibi uygar aygıtlar yabancılaşmayı ve tahakkümü yeniden ve yeniden üretmek zorundadır. Şimdi sizlere ormanda birkaç deneyimin yaşandığı ve kişisel duyguların kaleme alındığı bir-iki makaleyi yayınlıyoruz.
Orman Deneyimleri (1): vahşinin günlüğü (09.06.2004) >>> MARMARA’DAN <<<
merhaba arkadaşlar…
dün gece 2 uygar insan olarak, vahşiye dönüş ve adaptasyon sürecinin bir ayağı olarak kendi yaşadığımız bölgedenin yakınlarındaki bir ormanda kaldık…fakat bazı zorluklarla karşılaşıp geri adım atmak zorunda kaldık..; tam zıbaracak bir yer bulup uyku haline geçecekken yağmur yağmaya başladı…yağmura karşı tam techizatsızken ve bu techizatlatlara ulaşacak aydınlık olmadığından evlerimize dağılmaya karar verdik…. Tabiat Ana, bizi kabul etmedi yani…
aslında biz bu deneyimleri daha önce de yaşamıştık fakat bundan sonra bunları sizlerle ve diğer insanlarla paylaşmanın faydalı olabileceğine inanıyoruz…vahşiye dönüşe inanan insanların bu deneylerden yararlanması önemli olabilir…vahşide olmasa da şimdilik en azından kentte veya kentin kıyılarında bu deneyimleri yaşamak bile bizim gibi ultra-uygar insanlar için önemlidir…kendimden biliyorum yani..benki odamda pembe mobilyaları olan ultra-uygar bir homo-sapiens sapien’sim…
neyse…gittiğimiz ormana aslında tam olarak orman denemez ama fazlasıyla orman özellikleri taşıyor…yani ağaçlıklar geniş ve engebeli bir alanda bulunuyor…büyük-küçük bir sürü ekilmiş ağaç var ve uygarlık pek girmiyormuş gibi görünüyor…tabii ağaçlıkların arasından akan lağımı, arabaların geçmesi için açılan yollar ve piknikçilerin attıkları çöpler hariç…
ormana saat 21:00 civarlarından gittik…hava kararmaya başlamıştı…ilk önce biraz çevreyi dolaşıp kalacak yeri belirlemeye çalıştık…acaba yatacak yer için çalılıkların arasının mı, ağaçların arasının mı yoksa açık bir alanda mı yatmamız gerektiği üzerinde düşündük …ve bir ağacın dibine uzanmaya karar verdik…bu arada ağaç yaşlı gibi gönüyordu…dalları yere paralel olarak uzanmış, gövdesi ise bi hayli kalındı…
ağacın tepesine çıkmaya karar verdim ve bir-iki denemeden sonra anca çıkabildim…ve ne göreyim kollarını beşik gibi açmış ve üzerinde uyunabilecek bir koca bir dal…ağacın tepesinde gezinirken kalbim patır patır atıyordu..çok heyecanlanmıştım ama ormanda olmanın mutluluğu kanımdaki adrenalinin coşmasına neden oluyordu… ağacın tepesinde bir süre oturduktan sonra aklıma birden aslında bizim buraya ait olmadığımızı düşündüm..çünkü bizler doğduğumuzdan bu yana betona basmış, dört duvar arasında yaşamaya, yumuşak-temiz yataklarda yatmaya alışmış ve bu uygar yaşam biçimine alışalı yüzlerce-binlerce yıllık geçmiş bir neslin ürünleriyiz…adaptasyon süreci böyle bir nesil için zorlu geçecek gibi görünüyor fakat özgürlüğe, anarşiye ve Tabiat Ana’ya olan tutkumuzda gerçekten samimiysek önümüzdeki bu çok uzun ve zorlu süreci aşmamız gerçekleşecektir...
daha sonra ağaçtan inmeye çalışırken Tabiat Ana ve ağaç şu son 10.000 yılda yaşananların hesabını benden soruyormuşcasına beni ağacın gövdesinden aşağıya fırlattı ve yaklaşık 2 metrelik bir yükseklikten gövde üstü yere yapıştım….ve doğa günün ilk tokadını atmış oldu… bir süre nefes alamadan kıvrandıysamda, beynin müthiş sarsılsa da ve parmaklarım kanasa da doğanın bu tokadı çok hoşuma gitmişti…allah korudu ki bir yerim kırılmadı veya ölmedim…yoksa yeşil/anarşistler olarak çok karizma dağıtıcı bir olay olacaktı ….Tabiat Ana’ya şükür ki şimdi sapa sağlamım, kötü olmak bir yana o yerle bir olma anı beni kendime getirdi diyebilirim…
yattığımız yerin hemen yakınında yüksek ağaçlıkların olduğu bir bölge vardı…ve çok korkunç ve kasvetli bir görünüşü vardı…hava karanlıkken oradan geçtiğimizde birbirimize pek yansıtmasak da açıkçası tırsmıştık..birbirimizi sürekli korkutmaya çalışıyorduk, ama aslında eğleniyorduk…bu arada gece yeryüzüne çöktüğünde birden ayın yukarı olmadığını farkettik ve kararnlık bir gece geçireceğimizi düşünüyorduk..fakat ateş böcekleri bizlerle karanlığa karşı sanki dayanışmaya giriyormuşçasına gecemizi aydınlatıyorlardı…her yerde onlar vardı…çok güzel görüntüler veriyorlardı bize…tabi bir yandan da yürürken ve yatarken ağızlarımıza giriyorlardı…
karanlıkta yürürken, çalıklardan birden bir şeyin fırladığını gördük ve onun ne olabileceği konusunda bir sürü yorum yaptık ama bölgede çok fazla köpek olduğundan ve oralarda vahşi bir yaratığın yaşabileceğine inanmadığımızdan onun köpek olduğuna karar verip içimiz rahat yürümeye devam ettik…
etrafta kimseciler yoktu, müthiş bir ıssızlık ve karanlık durumu vardı fakat ileride görünen kentin ışıkları ve akıl almaz gürültüsü beynimizi patlatıyordu ve kentteki gürültünün ne muazzam boyutlarda olduğunu ve kentin içerisinde bunu fark etmediğimizi keşfettik…bu uygarlığın her türlü yabancılaşmasından birinin keşfinden sadece bir tanesiydi…kent berbat bir gürültü üretiyor ve bunu kentteyken anlamıyoruz ve bundan rahatsız olmuyoruz bile..ve kentin ışıkları tabii, olağan üstü bir biçimde gözlerimizin içine ediyordu…insanlık ölümcül bir yabancılaşmanın ve bozulmanın tam göbeğinde yaşıyordu…ve bunun farkında bile değiller…bu keşifler kente ve uygarlığa olan nefretimizi daha da arttırmıştı…
tulumlarımızın üzerlerine uzandığımızda ve çekirdeklerimizi çıtlatırken uygarlığın ne boktan olduğunu ve vahşinin ne huzur verici olduğunu konuşuyorduk…uygarlığa karşı aklımızdan binbir türlü pislik geçiriyorduk…
duygulardan ve hislerden bahsediyorduk mesela…insanoğlu kentlerde hiçbir duyguyu doğrudan yaşamıyordu herşey temsili olduğu gibi sevgi, korku gibi duygular da temsili yaşanıyordu.. ve insanlar için bu temsiliyet daha yıkıcı oluyordu…işte bu yüzden 21. y.y. insanı her geçen gün anti-depresanlara yöneliyor…
halbuki vahşideki korku, sevgi, açlık, doygunluk gibi duygular hayatta daha net ve anlaşılabilir ve karşılanabilir görünüyordu…ölüm korkusuysa mesela; kentli gibi içinde sürekli kaybedeceği bir şeylerin olduğunu düşünerek kendi kendisini yiyip bitiren bir hal alıyor ve psikolojik sorunlar ortaya çıkıyor..vahşide ise ölüm korkusu içe kapanıklık ve kendi kendini yitip bitirme durumunu yaratmaktansa korkuya alışmak ve korkunun üzerine gitmek olarak daha sorunsuz ve çözülebilir bir durum yaratıyor…
biraz muhabbetten ve yemişten sonra yavaş yavaş uykumuz geldi fakat doğa bize müthiş bir hoşgeldin partisi düzenlemişti…yağmur yağmaya başladı ve hemen sıcacık evlerimize kaçıp uygar ve güvenli dünyamıza çekildik..
NOT: Bu deneyimden kimse yılacağımızı ve çelişkiye düştüğümüzü düşünmesin…dediğim gibi bizler ultra-yabancılaşmış ve ultra-uygar insanlarız. Haliyle bunu aşmamız uzun zaman alacak, zorlanıcaz ve eninde sonunda nasıl atalarımız insanlık tarihinin %99’unda vahşi yaşamışsa bizler de doğayla uyum içinde yaşamaya yeniden yaşamayı öğreneceğiz…
Orman Deneyimleri (2): vahşinin günlüğü (22.06.2004) >>>KARADENİZ KIYILARINDAN<<<
Uzun zamandır sesim soluğum çıkmıyordu. Ve sonunda bilgisayarın karşısına, medeni dünyama geri döndüm. kısaca ne yaptık anlatayım,... kısa ve yüzeysel anlatıcam , çok yorgunum ...
Cuma günü 10:00 gibi yola çıktık. Otostop ile uzunca bir yol aldık. Ancak daha sonra araç ve yol yokluğu yüzünden, ormanlık ve sahil boyunca yaklaşık 20 km yol yürüdük. Yolda bir kara kaplumbağasının yumurtlamasına tanık olduk ve fotoğrafını çektik. Sahil ve ormanın kucaklaştığı bir noktada, bir göl kenarında mola verdik. Akşam yaklaşıyordu ve geceyi o gölün kenarında geçirmeye karar verdik. Yol boyunca toplayıp yediğimiz ekşi erik, olmamış armudun üzerine göl kenarındaki dutlar ağız tadımızın yerine gelmesini sağladı. Hava kararmaya başlarken, biz de yontarak keskinleştirdiğimiz bir taşla yağmur altında saz topluyorduk. Gece göl kenarında bir ağacın dibinde rahatça uyuyacağımızı düşündük. O gece ateş yakmayı denedik, çabaladık ama beceremedik .. bütün gece sivri sinek ve sabaha karşıda soğuk rahat bir uyku çekmemize izin vermedi. sabahın erken saatleri hem bilediğimiz taştan bir balta hem de topladığımız sazlardan sepet ördük.. Öğle saatlerine doğru karnımız kazınıyordu. Bu ikinci gündü ve sadece meyve yemiştik. Kuzenim ne kadar balık tutmaya çalışsa da becerememiş, hatta kurbağa avlamaya bile çalışmış ancak onu da becerememişti. Bir geceyi daha göl kenarında geçiremeyeceğimizi anladık ve ormanın derinliklerine doğru yol aldık.. Yolda daha fazla açlığa dayanamayacağız diye ümitsizliğe düştük ve 8-9 km uzaklıktaki bir köye gidip yiyecek bir şeyler almak için harekete geçtik.. Yolda o bitki yenir, bu yenmez gibi tartışmalar yaparken, bir kaç ot toplayıp yanımızda köye götürdük. Köyün içinde yol kenarında inekler için atılmış iki adet ekmek, 9-10 yaprak kurtlu karalahana yaprağı ve bir demet çürümüş taze soğanı alarak, kendimiz için geceleyin bomba değil yiyecek etkinliği ayarladık .. Köy içinde gördüğümüz teyzeye topladığımız bitkileri gösterip, hangilerinin yenebileceğini sorduk: cevap fena değildi , "bu, damar otu; kaynatıp suyunu içince şekere birebir," , daha önceden kesiklere tampon olarak uygulandığını duyduğumuz otun suyunun içilmesi yenebilir fikrini kafamıza yerleştirdi. "Bu da çiçekli zella otu, ama bunun vakti geçti, yenmez artık.." çiçekli bilmem ne otunun vaktinin geçmesi çok önemli değildi , karnımız açtı .. köyden başka bir şey almadan geri döndük.. ve ormanda kafamızı sokacak bir yer inşa etmeye başladık . dönerken de sepetimizi damar otu, çiçekli bilmem ne, erik, dut ve dağ çileği ile doldurduk.. uygun bir yere çatımızı kondurup, ateş için odun topladık.. ormanda ateş yakmanın tehlikeli olabileceğini düşündük, çünkü ormanın içi gerçekten çok sıktı.. biz de ormandan dışarıya deniz kıyısına doğru ilerleyip, kayaların üzerindeki çimenler üzerinde, bir ağacın gölgesi altına yerleştik.. Ne kadar çabalasak da bir türlü küçük bir kor elde edemdik ve kuzenin cebinden çıkan çakmağın alevi ile ateşimizi yaktık.. mönü güzeldi : "kara lahana ve meyve".. yemeğimizi yedikten sonra, ıhlamur, papatya, defne yaprağı, ayva yaprağından yaptığımız çayımızı yudumlarken kendimizi geldik. hava kararmaya başlarken , ateşimizi söndürüp, inimizin yolunu tutuk.. hava kararır kararmaz uykuya daldık, ancak ilerleyen saatlerde suratımıza çarpan su damlası ile uyandık, etraf hala karanlıktı ve yağmur yağıyordu.. yer yer şiddetli yer yer çisileyerek yapğdıktan sonra , sabahın ilk ışıkları ile yağmur kesildi.. kendimize çay yapıp içtikten sonra, öğlene doğru açan hava, elbiselerimizi kurutmamıza yardım etti. akşama kadar yüzdük .. hava kararmadan kendimize bolca ot topladık ve akşamüstü bir yemek yaptık, yemekten sonra durumuzun iyi olduğunu söylemek için umutu aradık ve çayımızı yudumlarken, kuzeyden gelen bulutları gördük ve doğru ormana kaçıp, yağmuru bekledik.. geçe çıkan fırtına bizi bayaa bir ürküttü.. sabah kalkıp, medeniyete doğru planımızdan bir gün önce yola çıktık .. Kısaca böyleydi, bir çok şeyi atladım ve kısa kestim.. Ancak her yerim ağrıyor, yürümekten.. Fotoğraf makinesinin azizliği yakın plan resimler (özellikle bitkiler ve bir kaç hayvan) flu, gece resimleri ise hiç çıkmamış.. Yarın sakin kafa ile not ettiğimiz bir kaç küçük noktayı göndereceğim, neyi nasıl yapmalı vs ...
Bitkileri iyice tanımıyorsanız , şansınızı zorlamayın.. Çok kötü durumlarda bir sonraki şıkkı uygulayın
Otçul hayvanların yediği bitkileri, ve kuşların yediği meyveleri tüketebilirsiniz.
Yakınlarınızda yedirebileceğiniz bir otçul hayvan yoksa ve gerçekten bir şeyler yemeniz gerekiyorsa, ve bitkinin zehirli olup olmadığını bilmiyorsanız; üzerinde ayva tüyleri olmayan, kökünde yumru meyveleri bulunmayan, ince yaprakları olmayan, yaprakları kopartıldığında sütü çıkmayan bitkileri yiyin. Yemeden önce vücudunuzun yumuşak derili bir bölgesine sürün eğer kaşıntı ve kızarıklık yoksa dudaklara sürün bir miktar bekleyin yine tepki yoksa bir miktar ağızda çiğneyin yine olumsuz bir tepki yoksa, az miktarda bitki yutun eğer midede bir rahatsızlık yaratmazsa biraz daha bekledikten sonra bitki yenilebilir.
Yağmurda elbiselerinizi kuru tutmaya çalışın, gerekirsee çıkartın (en azından yaz yağmurunda)
Sabah kalkar kalkmaz yemek ve su tüketmeyin , çok geçmeden yine acıkırsınız; uyandıktan bir kaç saat (hatta öğlene doğru) sonra bir şeyler yiyin..
Bez ayakkabı yağmur ve sonrasında ıslanıyor; ya çıplak ya da başka ayakkabı kullanın
Ateş yakma konusunda (ilkel metot) profesyonel değilseniz, kavı tutuşturacak malzemeniz olmadan yola çıkmayın..
Ateş yakarken çok dikkatli olun, orman içinde kuru dalların ve yaprakların içinde ateş yakmak aptallık olur. Unutmayın ki yanlış bir hareketinizle, tüm ormanı kül edebilirsiniz.
Ekşi erik hem susuzluğumuzu bastırdı, hem de açlığımızı biraz olsun köreltti. Meyveleri yavaşça yiyip, çekirdeği ağzımızda mümkün olduğunca tutun (susuzluk anında işe yarıyor), çekirdeğin içini de yiyebilirsiniz.
Güzelliğine bakarsanız uygarlaşırsınız, önemli olan materyalin elverişliliği..
Karnınızı kesinlikle tıka basa doldurmayın, hem su ihtiyacınız artar hem de kısa sürede yeniden açlık çekersiniz..
Vücudunuzu örten elbiseler ile gezin; dikenler, böcekler ve güneş size pek zarar veremez..
Bitki örtüsündeki değişiklikleri, gözden kaçırmayın.. Su konusunda yardımcı olabilir..
Yağmurdan sonra, ya da sabah çiğini yaprakların üzerinden varsa kabınıza biriktirin, kolaylık sağlar.
Sürekli yağmur ya da kar suyu içmeyin; suyun mineral açısından içilebilir duruma gelmesi için belli bir ppm seviyesine ulaşması gerekir. Bu da suyun, kayaçlar ile kontağa girmesi ile yaşanır. dere, göl vs bulmaya çalışın..
suyunuza eğer kokuyorsa; papatya, defne yaprağı, ayva yaprağı gibi eklentiler yaparak içebilirsiniz.. ya da hazırladığınız bir düzenek ile (bir çorabın içine inceden kalına doğru kum katmanları ve dal, yaprak parçaları ve ateşten kalan yanmış odun ve kül) hem rengini hem kokusunu düzeltebilirsiniz..
suyu kaynatarak mikroplardan arındırabilirsiniz..
yemek yaparken az miktarda deniz suyu fena olmuyor. deneyebilirsiniz..
yolunuza çıkan yiyecekleri, yanınıza alın ama abartmayın.. İlerde lazım olabilir.
Barınak yaparken, yatacağınız yeri iyice gözden geçirin (diken, böcek yuvası, hayvanların sürekli geçtiği yer vs.) gece rahatsızlık yaşayabilirsiniz..
gece yattığınız yerin etrafına (bir kaç m çapında) kuru dal ve yaprak yayarsanız. Yaklaşan tehlikenin sesini gece duyabilirsiniz, ancak yanlış alarmda olabilir..
Bağımlılıklarınızan kurtulmaya çalışın (alkol, sigara, kafein vs..)
Ekmek çok tüketiyorsanız azaltın ya da yemeyin.. Ormanda ekmeksiz hiç doymuyorsunuz..
Uyumak için şehirde uyuduğunuz gibi geç saatleri değil, biraz daha erken saatleri seçin (karanlık iyice çökmüş olsun), erkenden kalkın (gün ağırırken), doğada döngü böyleymiş..
Barınağınızı otlar ile kapladıktan sonra, üzerinden sarmaşıkla dolarsanız gayet sağlam oluyor. (Fırtına da pek bir hasar almadık )
Yılan yemek isterseniz; kafa ve kuyruk kısımlarından birer karış kestikten sonra kalan kısmı derisini yüzülerek yiyebilirsiniz.
Kaplumbağa yemek isterseniz; kafası ön kolu ile arka ayağının birisini kesip, kesilmeyen arka ayağından yüksek bir yere asarak iki saat kadar içerisindeki kanın süzülmesini bekleyin. Kan süzüldükten sonra kabuğuyla birlikte ateşe gömün bir saat kadar kaldıktan sonra kabukları kırıp etini yiyin.
Mantarlar konusunda emin olmadan yemeyin. Ancak yinede ; genellikle pastel renkli üzerinde toz tabası bulunan ince saplı mantarlar zehirlidir. Bunların yerine sapı kalın, hoş kokulu, mat renkli ve içerisinde kurt yaşayan mantarlar güvenle yenilebilir.
Doğada duyularınızı keskinleştirecek oyunlar oynayın; saklambaç, av-avcı(bir kişi av, diğeri avcı; avcı oturup bekleyen ava doğru yaklaşır; ancak ava hissettirmeden), öten bir kuşu ilk kim bulacak oyunu gibi çeşitli oyunlar..
Etrafınızı çok iyi gözlemleyin, doğayı anlamaya çalışın, onu kontrol etmeye değil.. Bir hayvan diğerini yiyorsa, bırakın yesin ya da ikisini de siz yiyin..
Bölgedeki yenebilir bitkileri oranın insanlarına sorarak öğrenebilirsiniz, pişirme teknikleri de yanında hediye oluyor..
Yaralanmalar tehlikeli olabilir, maceraya girmeyin, kendinizi riske atmayın..
Kanamalarda tampon olarak damar otu kullanabilirsiniz.. Kanamayı kesiyormuş, ayrıca şekerede birebir test ettik, onayladık.. damar otu için bknz. ekteki resimler
Yaraların çabuk iyileşmesi içinse başka bir ot mevcut, ancak ormanda göremediğimiz için resmini çekemedik. bir daha gezinirken görürsem, fotosunu çekip gönderirim.. Mide yarası gibi hastalıklara da iyi geliyor.. Sarı çiçekli bir bitki (kantoron mu ne, annem biliyor adını, ona sorarım artık
ümitsizliğe kapılmayın, her zaman tabiat ananın kolları huzurlu olmuyor.. Terslikler çıkacaktır, moralinizi yüksek tutun..
Biraz mistik olacak ama sağlık konusunda, kendi kendinizi iyileştirme metotları uygulayabilirsiniz (bknz. şaman, wicca inançları vs..) Sağlık sadece fiziksel aksaklıklar yüzünden bozulmuyor, ruhunuzu da sağlıklı tutmanız gerekir..
Ayrıntılar, sorunu gözden kaçırmamıza neden oluyor. Sorunumuz NATO değil, o sadece bir ayrıntı. Ancak gerçek sorunumuz, doğada yaşayamamak da değil. Doğa da her zaman yaşayabiliriz. Ama daha bir yerlerde tabiatın yok edildiğini, insanların açlıktan öldüğünü, savaşların devam ettiğini göz ardı edemeyiz. Neolitik Devrimden önce insan türü binlerce çeşit bitki ile beslenebiliyorken, tarım (uygarlığın başlangıcı diyebiliriz) ile birlikte sadece yaklaşık 20 çeşit bitki ile besleniyoruz. Seçeneğim varsa bu ikisinden ilkini seçerim, ya da onun için mücadele ederim..
Teknoloji insan doğasına terstir, ancak teknoloji bize doğadan izole bir yaşam sunar. Doğal döngü, doğal seleksiyon kavramları yalnızca doğal yaşamda mevcut. Teknoloji ise bize bu imkanı sağlamıyor. Doğadan kopmamız ile birlikte, doğal döngüden ayrıldık ve bozduk.. İnsanın nüfusu 7 milyara doğru hızla yaklaşırken , nasıl bir doğallık sunabiliriz ki..
Evrenin kendi düzeni tekrar bir yol bulacaktır. Bunda hiç şüphe yok.. Ancak total özgürlük talep etmenin, anarşizmle bağdaşmama noktasında sana katılmıyorum. Doğa kendini yenileyerek, küresel ısınmayı da atlatacaktır, nitekim gezegen tarihi boyunca bu böyle olmuştur. Ancak bu hızla gelişen bir kürelsel ısınma , toprağın aşırı erozyonuna neden olacak.. Kısaca artan ısınma ya da soğuma; buharlaşmayı arttıracak, o da yağışları; artan yağış çözünmeyi ve taşınmayı artıracak ve sedimantasyon fazlalaşacak, yani bütün kayalar denize akacak ve orada yeniden taşlaşacak. Dünyamız böylece yaşamı yeniden kurmaya başlıyacak.. Olan dünya üzerindeki insan dahil 1.4 milyon türe olacak..
Vahşiler korunacaktır , ama yaşam alanı olarak değil, Tıpkı hayvanat bahçeleri gibi.. Ormanda tabiatın kanunları değil, devletin koyduğu kanunlar geçerlidir. İçine girmek için izin alman gerekir. Eğer tabiat ana ve sakinleriyle birlikte yaşayacağımız bir anarşi durumunun mümkün olacağına inanıyorsak, bu gerçekleştireceğimiz vahşi alanları savunmalıyız ve aynı zamanda tutkumuza ve umudumuza saldıran o mega-makineyi yok etmek için mücadele etmeliyiz.
Acil ELP! Bülteni (2 Temmuz 2004)
Sevgili arkadaşlar
ELP’in bugün 3 haberi var.
1) Sergio Stefani hapisten çıkarıldı ve ev hapsine alındı.
2) Tre Arrow'un ne destek kampanyası adresi.
3) Billy Cottrell'in mektupları cezaevi transferinden önce elinden alındı.
1) İtalyalı Hayvan Hakları mahkumu Sergio Maria Stafani cezaevinden çıkarıldı ve şimdi ev hapsinde. Yeni adresi:
Sergio Maria Stefani
Via Leonardo Fibonazzi, 197
00166 Roma
Italy
Sergio destek mektuplarını takdir etmektedir, o zaman mektupları atmaya devam edin.
2) Amerikan çevreci mahkum Tre Arrow için oluşturulan savunma kampanyasının yeni bir posta adresi var. Tre için çeklerinizi ve uluslararası para yardımlarınızı şu adrese gönderin:
Tre Arrow Legal Defense Fund
PO Box 229
Roberts Creek, BC
V0N 2W0
Canada
3) Herkesin bildiği gibi, kısa bir süre önce, Amerikan çevreci mahkum, Billy Cottrell, yeni bir cezaevine gönderildi. ELP’e yazdığı son mektupta Billy şöyle diyor:”Transfer edilirken bütün postalarımı aldılar, ve bir süre için kimsenin adresi elimde yoktu. Şimdi buraya yerleştirildim ve onları geri almaya çalışıyorum." Şayet son zamanlarda Billy’ye eski adresinden ulaşmaya çalışıyorsanız ve cevap alamadıysanız, Billy’ye tekrar yazın çünkü mektubunuz ondan alınmış olan mektuplardan biri olabilir.
ELP ayrıca Billy’nin transfer zamanlarına yakın süreler içinde ona gönderilen mektupların göndericilerine geri gönderildiğini öğrendi. Tekrarlıyoruz şayet son zamanlarda Billy’ye mektup yazdıysanız ve mektubunuz geri döndüyse yeniden yazın. Billy’nin yeni adresi:
William Cottrell
#29526112
Metropolitan Detention Center
PO Box 1500
Los Angeles
CA 90053
USA
Billy'nin cezaevi numarasının yeni bir cezaevine gönderildiğinden beri değişmiş olduğunu unutmayın!
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
"Hapishane devletin çizginin dışına çıkan bireyi ezmek için kullandığı bir
silahtır."
(Michael Collins - eski 1 Mayıs 2000 mahkumu)
Bütün Hayvan & Dünya Özgürlük Mahkumlarını Destekle!
Dünya Özgürlük Mahkumları Destek Ağı
BM Box 2407, London, WC1N 3XX, England
E-Mail <
ELP4321@hotmail.com >
Spirit of Freedom on-line newsletter
<
http://www.spiritoffreedom.org.uk >
Dünya Özgürlük Mahkumları Polonya
E-Mail <
insurection@riseup.net >
Almanya Dünya Özgürlük Mahkumları Destek Ağı
http://www.italianelp.net/download/elpmaggio04.pdf
İtalya Dünya Özgürlük Mahkumları Destek Ağı
E-Mail <
italianelp@yahoo.com >
Kuzey Amerika Dünya Özgürlk Mahkumları Destek Ağı
E-Mail <
naelpsn@graffiti.net >
Türkiye Dünya Özgürlük Mahkumları Destek Ağı
E-Mail <
elp_tr@hotmail.com >